[Klaus Ludwig] Günahların İçin Anıt

Post Reply
GM
Site Admin
Posts: 38
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

[Klaus Ludwig] Günahların İçin Anıt

Post by GM » Wed Jan 22, 2020 9:26 pm

Derin bir titreme, depremler. Şimşekler çakıyor beyninde.

Oldukça derin bir nefes alarak uyanıyorsun, bütün dünyayı içine çekmek istercesine. Kâbusun sona eriyor. Korkuyla elini alnına, en değerli hazinene götürüyorsun, kapalı gözüne. Yerde, taşlı, çakıllı bir kumun içinde yatıyorsun. Hava, hafif kızıl bir gece, bulutlu gökyüzünü seçebiliyorsun. Yattığın yerden Ay’ı görebiliyorsun. Oldukça kalın, ayak bileklerini bile örtebilecek kadar uzun, siyah bir pardösü giyiyorsun. Soğuk, yüzünü acıtıyor. Kalın botların, ayaklarını sıcak tutuyor en azından. Çöl soğuğu bu, bunu duymuştun. Yerden kalkmadan ayı seyrediyorsun, bulutlu bir gecede Ay, sadece kendi ışığını bırakacağı kadar bir alandaki bulutları yarmış, ışığını tam bulunduğun yere, üzerine, evet tam üzerine düşürüyor, seni uyandırmaya çalışıyor. Bu çağrıya kayıtsız kalmıyorsun.

Boynuna güç verip kafanı kaldırıyorsun hafifçe, yıkık bir mezar taşı seni karşılıyor. Ardında yarısı yıkılmış, yarısı hala ayakta duran taştan bir geçidi saklıyor. Kollarından güç alıyorsun, bedenini de yavaşça kaldırıyorsun. Yıkılmış bir ev, birkaç bina, yarım sütunlar. Çöl burayı yiyip bitirmek üzere uğraşısını tüm hızıyla sürdürüyor. Kumla, ince taşla dolu rüzgarlarıyla dövüyor bu eski duvarları, viran eyliyor. Güç alıp kalkarken yerinden, göğsünün üstünde, içindeki kıyafete dokunan bir şey dikkatini dağıtıyor. Kendini oturur pozisyona getirip pardösünün üst iki düğmesini açıyor ve elini pardösünün iç cebine uzatıyorsun. Parmaklarını, cebin içine daldırıyorsun.

Bütün tüylerin diken diken oluyor, sağ elin hızla titriyor. Gözlerine ışık doluyor bir anda, hızla nefes alıp vermeye başlıyorsun. Bütün renkler pastelleşiyor, hayat hiç olmadığı kadar güzelleşiyor 10-15 saniye için. Keyiften gözlerini kontrol edemiyor, yukarı, çok yukarı, beyninin içine bakmaya başlıyor gözlerin. Her nefes alıp verişinde renkler biraz daha pastelleşiyor. Rahab’la tanışıyorsun bir anda, defterde yazan her şeye vakıf oluyorsun, birkaç saniye içinde. Saçlarının hızla savruluşundan….

Klasik aydınlanma işte, aynı on dakika içinde iki kere, normal bir insanın hayatı boyunca yaşayamayacağı aydınlanmayı yaşıyorsun. Buna alışıyor olmak güzel olmasa gerek, aydınlanmanın tadını kaçırıyor. Her insanın başına bir kere gelmesi gereken şeyi on dakika içinde iki kere tecrübe ediyorsun. Ayağa kalkıyorsun, doğruluyorsun. Bulunduğun yer, eskiden bir ev olduğunu düşündüğün, fakat içi kum dolmuş, beş-altı metrekarelik bir harabe ev. Evin içinde, uyandığın yerin hemen yanında bir sönmüş ateş ve birkaç odun görebiliyorsun, yanmaktan kömür haline gelmiş.

Gökyüzünün bu kadar kızıl olduğuna hiç tanıklık etmemiştin daha önce, hiç bilmiyordun böyle güzel bir gece göreceğini. Bu yıkık şehre hızla göz gezdiriyorsun. Burada en son birinin yaşamasının üzerinden en az bin sene geçmiş olduğunu tahmin ediyorsun. Yıkılmış, mahvolmuş bir mit burası. Şehrin tam ortasında yıkılmış bir kale görebiliyorsun. Yıkılmış evler, içleri, cepheleri kumdan yükseltilerin altında kalmış bir sürü tek katlı binalar. Yaşanamaz halde kerpiçten mağaralar. Arkanı dönüyorsun.

Göğe dokunmaya çalışan iki obelisk karşılıyor seni, senden yaklaşık 150 metre uzakta. Oldukça yukarıya uzanıyorlar. Birbirlerinden 2-3 metre uzaklıkta olduklarını kestirebiliyorsun, sen ve o obelisklerin arasında tek tük yıkıntılar olsa da, başka hiçbir şey göremiyorsun. Obeliskleri birbirine bağlayan, ikisinin de tam ortasında bir şey görebiliyorsun ama, ne olduğunu anlaman için fazlasıyla uzakta.

Klaus Ludwig
Posts: 12
Joined: Tue Sep 03, 2019 10:44 am

Re: [Klaus Ludwig] Günahların İçin Anıt

Post by Klaus Ludwig » Mon Jan 27, 2020 12:30 am

Deftere dokunuyorum.

Her şey önemsizleşiyor beynimde.. buraya nasıl ve neden geldiğim artık büyük çerçevenin sadece küçük birer parçası haline geliyor. İliklerime kadar hissedebildiğim tek şey, şu mükemmel his.. isimlendirmekte zorlansam da geri kalan hayatımın sonuna kadar şu anı unutmayacağımın garantisini verebilirim. Orgazm? Hayır.. modern tıbbın çok daha ilerisinde bir seviye bu. Artık eski yaşamımda kalmış olan demode terimleri kafamdan silmeliyim belki de. Yepyeni, bambaşka bir gerçeklik bu.. kısa sürede alışabileceğimi düşünmesem de adaptasyonu kabullenmeliyim. Tıpkı şu son birkaç saatte olan milyarlarca mantıksız şeyi gerçeklik algıma kabul ettirebildiğim gibi.

Sayfaları çevirdikçe defter yaprakları bir sonrakine değil de kalbime çarpıyor sanki.

Rahab'la tanışıyorum. Pek tanışma denemez aslında.. tabloya onun gözlerinden baksam da hala hakkında en az şeye vakıf olduğum kişi kendisi. Şehrazat'ın, içinde en ufak bir merhamet kırıntısı taşımayan koyu gözlerini hissediyorum üzerimde. Katli vacip hamile kadının çığlıkları yankılanıyor kulaklarımda... susmuyor. Yıldızgören'in sonunu bildiği halde hışımla savurmaktan sakınmadığı hançeri bile kesemiyor kadının çığlıklarını. Bir de lanetler vardı tabi.. Ummum Rab- bir dakika! Bunları daha önce duyduğuma yemin edebilirim. Evet.. tabii ki.. Mimi. Yani o odada yaptığı şey... hayır.

Zihnim bu konuda ikiye bölünmüş durumda. Mimi gibi narin ve masum bir kızın soğukkanlı bir şekilde iç organ cerrahisi yapabileceğine inanmayı reddediyor önce aklım. Fakat.. bu duruma çokça kez tanık oldum. Otopsiye karşı çıkan din adamlarını hatırlıyorum.. insanlık olarak gelişmemize ket vurmaya çalışan aşağılık mağara adamları. Eğer şimdi Mimi'ye bu yüzden yabancılık beslersem.. onlara dönüşmüş olur muyum?

Çok sığ düşünüyorum. Perspektifimi genişletmeliyim. Lanet denilen şey bu kadar basit olamaz. Şuan alnımın tam ortasında taşıdığım şey, bebeği at sineğine dönüştüren biyokimyasal olay ile aynı sistemsel mekanikler mi yani? Defterini sayfalarını büyük bir hışımla hızlıca çevirmeye devam ediyorum. Mürekkebi akmış bir soru, kaçmamı söyleyen tek yapraklık küçük bir cümle ve ardındaki yüzlerce boş sayfa.

Bitti.

Ciğerlerimi ilk defa kullanıyormuşçasına bir panik ile derin, kocaman bir nefes çekiyorum kafamı dizlerimin arasına alırken. Ne kaçırmış olabilirim? Dahası olmak zorunda.. bütün bunlar bu şekilde bitemez! Yerden kalkmadan önce cebimi bir kez daha yokluyorum. Mütevazi görünümlü, eski ve bir o kadar sağlam görünen karga siyahı bir kalem. Boş bir sayfaya kocaman bir başlık attıktan sonra altına birkaç cümle karalıyorum. Defter benim sigortam. Defter benim gerçekliğim. Defter ben gittikten sonra geride kalacak olan her şey.

Klaus Günlükleri.

Yaprakları çevirirkenki açlığımın aksine, büyük bir özenle yavaşça tekrar cebime koyuyorum defteri. Sahi.. kendimi o kadar kaptırmışım ki nerede olduğuma dikkat etme fırsatı bulamamış gibiyim. Neresi burası? Çöl soğuğunu ensemde hissedebiliyorum.. demek böyle bir şey. Tek hamlede ayağa kalkıyorum. Bu harabe, mezar taşı, kumlar.. burası.. burası yıkılmış bir uygarlık mı? Öyle olmalı. Kim bilir şu ateşi kim ne zaman yaktı. Kızıl gökyüzünü bomboş bakışlarımla selamlarken tekrar son bir kez sormak istiyorum. Neredeyim ben!

Kafamı çevirip kumların ardındaki tuhaf nesneye sabitliyorum gözlerimi. Etrafımdaki çoğu şeyin aksine, burada bulunmasını garipsediğim tek şey bu dikitler. Pardösümün yakasının uçlarını göğsümde birleştirerek soğuğa siper ediyorum insansı bir refleks ile. Donarak ölmeyi çoğu kişi acısız ve tatlı bir uykuya dalmak olarak görür. Son saniyelerde öyle hissettirse bile o noktaya kadar canından can alabileceğini bilecek kadar bilgiliyim neyse ki. Zaten uzman olduğum konuların şöyle bir listesini yapsam.. sanırım ilk üç satıra ölümü yazardım. Tıpkı en başarısız olduğum şeyler listesine yazacağım gibi. Klaus Ludwig.. Ne yaşatmayı, ne yaşamayı ne de ölmeyi becerebilen bir adam.

Kendimden daha fazla nefret etmemek adına, bu fikri de bilinçaltımın en dipteki karanlık mahzenine gönderiyorum adımlarımı hızlandırırken.

Obelisklere doğru ilerledikçe mesafe kapanıyor, ne olduklarını tam olarak söyleyebilmek için ise çok erken. Yaklaştıkça yaklaşıyorum. Yeterince yakına geldiğimde, saçlarımı alnımı açacak şekilde geriye atarak bir de üçüncü gözüm ile bakmak istiyorum. Onlar da bu harabeler ve bir zamanlar burada yaşamış olan insanlar gibi unutulup gitmiş midir? Sahi.. üçüncü gözüme yeni bir isim bulmanın vakti geldi gibi. Okuduğum bir kitap, şimşek gibi çakıyor benimde.. çakralar.. enerjiler.. üçüncü göz.. Ajna! Üçüncüsünün isminin bu olduğuna eminim. Evet. Artık onun ismi Ajna.

Yeniden çizgiler örülmeye başlıyor kadrajımda.

GM
Site Admin
Posts: 38
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

Re: [Klaus Ludwig] Günahların İçin Anıt

Post by GM » Sun Feb 09, 2020 12:29 am



Obelisklere doğru attığın her adımda biraz daha yoruluyor ayak bileklerin. Her ne kadar sahilde koşmuş olsan da geçmişte, bu kum çok farklı bir kum. İncecik. İpek gibi neredeyse. Buz gibi ama, yine de sert değil. Yumuşacık hatta, pamuk gibi. Bundan dolayı her basışında seni taşıyamıyor ve biraz dibe batıyorsun. Bileklerin bu hareketi birkaç dakikalığına acı çekmeden yapabilse de, hafiften yorulmaya başladığını hissediyorsun. Sen yoruldukça, soğuk da etkisini göstermeye başlıyor.

Yürüyüşün seni bir kum tepesinin eteklerine kadar sürüklüyor. Sen yola çıktığında, Obeliskler sana bu kadar uzakmış gibi gelmemişti. Belki bir, belki üç dakika olduğunu düşündüğün yürüyüş, neredeyse yarım saattir devam ediyor. İlgini çeken ilk şey, gökyüzünde bembeyaz bir ay oluşu. Dolunay kelimesi düşünüldüğünde kafada canlanan ilk imge, gökyüzünde. Tam yürüdüğün doğrultuda. Öyle ki, iki obeliskin tam ortasından görebiliyorsun ayı, ufukta. Normalden daha büyük. “Dünya”daki aydan daha heybetli ve hiç olmadığı kadar beyaz. Bir gelin gibi, bembeyaz.

Taşıdığın doğrultunun tam tersi yönde ise kızıl bir ay görebiliyorsun. Fakat bilincin bunu tam olarak kavrayamadığı için, bunu düşünme işini bir süreliğine kenara bırakıyorsun. Amacın obeliskler, ve yürüyüşün sürüyor.

Bir süre sonra, eteklerine inmiş bulunduğun kum tepesinin tepesine kadar çıkıyorsun. Mısırlıların yaptığı Obelisk’leri kitaplardan hatırlıyorsun, onlara çok benziyor. Oldukça, oldukça yukarı uzanıyor obeliskler. Belki yüz, belki daha fazla metre. Gökyüzünü yarmaya çalışan iki çuvaldız gibiler. Birbirlerinden 2-3 metre uzaklıkta olduklarını kestirebiliyorsun, sen ve o obelisklerin arasında tek tük yıkıntılar olsa da, başka hiçbir şey göremiyorsun. Obeliskleri birbirine bağlayan, ikisinin de tam ortasında bir şey görebiliyorsun ama, ne olduğunu anlaman için fazlasıyla uzakta.

Obelisklere doğru attığın her adımda biraz daha yoruluyor ayak bileklerin. Her ne kadar sahilde koşmuş olsan da geçmişte, bu kum çok farklı bir kum. İncecik. İpek gibi neredeyse. Buz gibi ama, yine de sert değil. Yumuşacık hatta, pamuk gibi. Bundan dolayı her basışında seni taşıyamıyor ve biraz dibe batıyorsun. Bileklerin bu hareketi birkaç dakikalığına acı çekmeden yapabilse de, hafiften yorulmaya başladığını hissediyorsun. Sen yoruldukça, soğuk da etkisini göstermeye başlıyor.

Yürüyüşün seni bir kum tepesinin eteklerine kadar sürüklüyor. Sen yola çıktığında, Obeliskler sana bu kadar uzakmış gibi gelmemişti. Belki bir, belki üç dakika olduğunu düşündüğün yürüyüş, neredeyse yarım saattir devam ediyor. İlgini çeken ilk şey, gökyüzünde bembeyaz bir ay oluşu. Dolunay kelimesi düşünüldüğünde kafada canlanan ilk imge, gökyüzünde. Tam yürüdüğün doğrultuda. Öyle ki, iki obeliskin tam ortasından görebiliyorsun ayı, ufukta. Normalden daha büyük. “Dünya”daki aydan daha heybetli ve hiç olmadığı kadar beyaz. Bir gelin gibi, bembeyaz.

Taşıdığın doğrultunun tam tersi yönde ise kızıl bir ay görebiliyorsun. Fakat bilincin bunu tam olarak kavrayamadığı için, bunu düşünme işini bir süreliğine kenara bırakıyorsun. Amacın obeliskler, ve yürüyüşün sürüyor.

Bir süre sonra, eteklerine inmiş bulunduğun kum tepesinin tepesine kadar çıkıyorsun. Mısırlıların yaptığı Obelisk’leri kitaplardan hatırlıyorsun, onlara çok benziyor. Oldukça, oldukça yukarı uzanıyor obeliskler. Belki yüz, belki daha fazla metre. Gökyüzünü yarmaya çalışan iki çuvaldız gibiler. Birbirlerinden 2-3 metre uzaklıkta olduklarını kestirebiliyorsun, sen ve o obelisklerin arasında tek tük yıkıntılar olsa da, başka hiçbir şey göremiyorsun. Obeliskleri birbirine bağlayan, ikisinin de tam ortasında bir şey görebiliyorsun ama, ne olduğunu anlaman için fazlasıyla uzakta.

Klaus Ludwig
Posts: 12
Joined: Tue Sep 03, 2019 10:44 am

Re: [Klaus Ludwig] Günahların İçin Anıt

Post by Klaus Ludwig » Fri Feb 14, 2020 2:14 am

İnsanların sıklıkla dile getirdiği, hiçbir gerçekliği olmayan devasa bir şehir efsanesi vardır. "Donarak ölmek ölümlerin en güzeli". Cehaleti için kimseyi suçlayamam elbette, fakat böyle bir iddiada bulunmadan önce en azından bir kez olsun çöl soğuğunu kucaklamış olmalarını rica edeceğim. Zira attığım her bir adımda geri dönmem için ısrar eden bu kesici soğuğun en ufak bir övülecek tarafı bile yok.

Bu devasa hiçlikte neden tek başıma olduğumu gayet iyi anlıyorum. Köpek bağlasan ölür. En azından birazcık olsun içimde bulunduğum durumun iyi tarafına bakacak olursam, etrafta canlı bir tehdit yok gibi. Eh.. arkamı kollamak zorunda olmamanın verdiği minik rahatlık beni ısıtmıyor ama işte.

İlerlemeye devam ediyorum.. rotam belli, adımlarım stabil, bakışlarım dik. Zihnimi bu çölden uzaklaştırabilirsem belki şu bitmek bilmeyen mesafeyi biraz olsun azaltabilirim. Yıldızgören'in hikayesini tekrar oynatıyorum zihnimde.. her bir karesini büyük bir dikkatle izliyorum. Kaçırdığım bir şeyler olmadığına emin olmalıyım. Sahip olduğum tek şey defter. Defterin içindeki en ufak bir noktanın bile boşa gitmesine izin vermemem. Bütün bunların bir amacı olmalı. Bir yerlerde birileri bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor olmalı!

Üçüncü gözüm açıldığından beri kendime vermiş olduğum bir söz var. Gerçekliği sorgulamayacağım. Her şeyi olduğu gibi kabul edecek, rasyonel bir şekilde içinde bulunduğum duruma adapte edeceğim kendimi. Ölümden sonraki hayat mı gerçekten bu? Peki o zaman karım nerede? Herkes aynı yoldan mı geçiyor? Benim yaşadıklarımın hepsini o da yaşadı mı? Şöyle bir düşünüyorum.. Livvy olsaydı neyi farklı yapardı.. ayrılmazdı mesela o odadan. Yerde kanlar içinde yatan küçük kızın pansumanını yapmadan adımını bile atmazdı. Belki de bu yüzden benden önce ölmüştür. Ben daha karanlığımdır belki. Bu cehenneme ikimizden biri uyanamak zorundaydıysa, o kişi elbette ben olacaktım.

Arkamda bıraktığım kan kırmızısı ay ve tepedeki bembeyaz top.. neyi simgeliyor kim bilir. Gezegenler.. takım yıldızları.. benim dünyamdaki bilimden çok daha farklı kurallar mevcut burada belli ki. Bir oyun oynanacaksa, buranın kurallarına göre oynayacağımızı anlamak zor değil. Obelisklere yaklaştığımda üçüncü gözümü tekrar açacağım. Burada bulunmaları, karşımda dikilmeleri tesadüf olamaz. Defterde yazılanların hiçbiri tesadüf olamaz. Kimsin sen Rahab?

GM
Site Admin
Posts: 38
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

Re: [Klaus Ludwig] Günahların İçin Anıt

Post by GM » Fri Feb 14, 2020 5:11 pm

Obelisklere doğru attığın her adımda biraz daha yoruluyor ayak bileklerin. Her ne kadar sahilde koşmuş olsan da geçmişte, bu kum çok farklı bir kum. İncecik. İpek gibi neredeyse. Buz gibi ama, yine de sert değil. Yumuşacık hatta, pamuk gibi. Bundan dolayı her basışında seni taşıyamıyor ve biraz dibe batıyorsun. Bileklerin bu hareketi birkaç dakikalığına acı çekmeden yapabilse de, hafiften yorulmaya başladığını hissediyorsun. Sen yoruldukça, soğuk da etkisini göstermeye başlıyor.

Yürüyüşün seni bir kum tepesinin eteklerine kadar sürüklüyor. Sen yola çıktığında, Obeliskler sana bu kadar uzakmış gibi gelmemişti. Belki bir, belki üç dakika olduğunu düşündüğün yürüyüş, neredeyse yarım saattir devam ediyor. İlgini çeken ilk şey, gökyüzünde bembeyaz bir ay oluşu. Dolunay kelimesi düşünüldüğünde kafada canlanan ilk imge, gökyüzünde. Tam yürüdüğün doğrultuda. Öyle ki, iki obeliskin tam ortasından görebiliyorsun ayı, ufukta. Normalden daha büyük. “Dünya”daki aydan daha heybetli ve hiç olmadığı kadar beyaz. Bir gelin gibi, bembeyaz.

Taşıdığın doğrultunun tam tersi yönde ise kızıl bir ay görebiliyorsun. Fakat bilincin bunu tam olarak kavrayamadığı için, bunu düşünme işini bir süreliğine kenara bırakıyorsun. Amacın obeliskler, ve yürüyüşün sürüyor.

Bir süre sonra, eteklerine inmiş bulunduğun kum tepesinin tepesine kadar çıkıyorsun. Mısırlıların yaptığı Obelisk’leri kitaplardan hatırlıyorsun, onlara çok benziyor. Oldukça, oldukça yukarı uzanıyor obeliskler. Belki yüz, belki daha fazla metre. Gökyüzünü yarmaya çalışan iki çuvaldız gibiler. Birbirlerinden 2-3 metre uzaklıkta olduklarını kestirebiliyorsun, sen ve o obelisklerin arasında tek tük yıkıntılar olsa da, başka hiçbir şey göremiyorsun. Obeliskleri birbirine bağlayan, ikisinin de tam ortasında bir şey görebiliyorsun ama, ne olduğunu anlaman için fazlasıyla uzakta.

Klaus Ludwig
Posts: 12
Joined: Tue Sep 03, 2019 10:44 am

Re: [Klaus Ludwig] Günahların İçin Anıt

Post by Klaus Ludwig » Fri Feb 14, 2020 10:10 pm

"Röğmh.. Röğmh..."

Her bir adımımda, istemsizce yaşlı ve yorgun bir kaplanın öksürüğüne benzer sesler çıkarmaya başladığımı fark ettiğimde bir şeylerin yanlış gittiğini anlıyorum. Görsel hafızamı şöyle bir yokladığımda, o obelisklerin yürümeye başladığım zamanki ile aynı boyutta gözüktüğüne eminim. Başka bir deyişle, bir adım bile yaklaşmadım. Gözlerimi bir an için kapayıp derin bir nefes alarak, patlamak üzere tetikte bekleyen öfkemi bir kedinin çenesini okşarcasına ustalıkla yatıştırıyorum. Duygularımı değil, beynimi çalıştırmalıyım. Defterimi çıkarıp birkaç kelime karalıyorum. Olur da bilincimi kaybedersem, bir gün bu notlar lazım olacaklar.

Durdum.

Ellerimi bir korkuluk gibi iki yana açıp rüzgarı hissediyorum yüzümde. Belki de başından beri yanlış şeye odaklanıyordum. Yerdekileri değil, göktekileri dinlemeliydim belki de. Arkamı dönüyorum. Bütün ihtişamı ile gözlerimi selamlıyor kızıl ay. Rotamı az öncekinin tam aksi yönüne çevirerek obeliskleri arkama alıp yürümeye başlıyorum. Madem yaklaşamıyorum, o zaman uzaklaşmayı deneyeceğim. Üzerimde ne tür bir oyun oynandığının farkında olmasam da, eğer bir tanrı inancım olsaydı yukarıdan bakan beyaz sakallı bir adamın halime güldüğünü ve yattığı yerden keyifle üzüm yediğini düşünürdüm.

İlerlemeye devam.

Borcunu ödemiş.. iyi bok yedin. Deftere dokunduğum an bu sonsuz çölde belireceğimden bahsetmeyi birazcık unutmuş olabilir misin cadı? Tabii ki hayır.. kan, namus ve tuhaf ritüeller bu minik detaydan daha önemli belli ki. Defter için teşekkür ederim, ama en azından içindeki milyarlarca sayfadan birine basit de olsa bir yol haritası çizebilirdin. Tahmin ediyorum, o sırada birilerinin böbreklerini kesip kurbağa bacağı ve tilki kuyruğu ile aynı kazanda karıştırmakla meşguldün. Bildim değil mi?

Ah.. saçmalamanın bir manası yok. Şuan öfkeleneceğim son kişi Mimi.

Belli aralıklarla arkamı kontrol ederek, kızıl aya doğru yürümeye devam ediyorum. Önüme çıkan harabeler ve döküntülerin yanından geçerken olabildiğince şöyle bir kolaçan edeceğim. Belki de bir şeyler bulurum. Ne bileyim.. daha sıcak tutacak bir atkı?

GM
Site Admin
Posts: 38
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

Re: [Klaus Ludwig] Günahların İçin Anıt

Post by GM » Sat May 16, 2020 6:10 pm

Zorla, yerdeki ince kumu ayaklarınla ittirerek, her bastığında biraz daha aşağı doğru çekseler bile sen birkaç kum tanesinden daha güçlüsün. Aşıyorsun yavaşça tepeleri. Obelisklere uzaktan her bakışın, attığın her adımdan şüpheye düşürüyor seni. İlerliyorsun ama, obelisklerin sana olan uzaklığı hiç değişmiyor, hep aynı yöne doğru gidiyorsun, fakat en ufak bir şey değişmiyor. Sen mi ilerlemiyorsun, yoksa bulunduğun yerin anlayamadığın mekanikleriyle mi alakalı, pek çözemiyorsun.

Kızıl aya doğru ilerliyorsun. İlerlemeye başladığın rota, yıkılmış bir şehre düşüyor. Şehrin içindeki detaylar, bu şehrin başına muazzam bir yıkımdan başka bir şey gelmemiş olduğunu sana anlatmaya çalışıyor gibi. Mahvolmuş bir ülke. Eskiden refahı çok yüksek bir şehir olduğu kesin. Birkaç katlı taştan evler, büyük gözcü kuleleri ve taştan sokaklar, devasa bir kaleyi çevrelemekte. Kalenin, şehrin geri kalanından çok daha sağlam kaldığını fark etmek güç değil. Zamana karşı olan sınavını oldukça güçlü vermiş bir mimarın eseri olmalı. Kalenin taştan olan kısımları yek şekilde durmakta. Kapısı ise içeri doğru kırılmış, çökmüş, parçalanmış.

Burada en son ne zaman birinin yaşadığını anlamak konusunda nokta atışı bir tahmin yapamasan da, en azından bin yıl süredir burada olan tek canlının kendin olduğuna inandırıyorsun kendini. Ara sıra geriye dönüp bakıyorsun, fakat hiçbir şey değişmiyor. Aslında birkaç saatlik yürüme mesafesinde olan obeliske asla yürüyerek ulaşamayacağını düşünmeye başlıyorsun.

Sokaklar, kumla dolmuşlar. Eskiden evler, avlular, hatta tapınaklar olan bu coşkulu şehri zamanın ve çölün kumları bitirmiş, tüketmiş gibiler. Çoğu tamamen yıkılmış. Bazılarının tek cephesi kalmış, geri kalanı içeri doğru çökmüş gibi.

Herhangi bir canlılık belirtisi veya eskiden canlı olmuş bir şeyi görmüyorsun. Fakat yine de, burayı terk etmiş hayatları koklayabiliyorsun evlerin içine baktıkça. Masalar, sandalyeler, duvara asılı olup da düşmüş tablolar bile var, her ne kadar yırtılmış olsa da. Şamdanlar, mumluklar yerlere saçılmış durumdalar. Hatta şehrin diplerine doğru ilerlerken kırık bir gaz lambası bile görebiliyorsun. Yanından geçtiğin bir evde, üstü kumla kaplanmış ince bir battaniye görüyorsun. Battaniyeye dikkat ettiğinde, biraz yanında durmakta olan süs amaçlı olduğunu tahmin ettiğin bir hançer kını görüyorsun. Muhtemelen duvarda asılıydı, duvar yıkılınca o da duvarla birlikte yere devrildi. “Aslında arasan, neler neler bulursun!” gibi bir düşünce de aklını meşgul etmiyor değil.

Bulunduğun yer eski şehrin meydanı gibi gözüküyor. Kale, her yerden olduğu gibi bulunduğun yerden de tüm haşmetiyle gözüküyor. Meydan, 9-10 yolun birleşimindeki açık bir alan. Yerler mermerden yapılmış ama, seneler süren bakımsızlık çatlaklara yol açmış, o çatlaklara da kumlar dolmuş. Yine de, uzun bir yürüyüşün ardından ilk defa ayakların sert bir zemine basıyor. Ayak bileklerin biraz kütürdüyor, rahatlayarak. Gördüğün yollardan en genişi, kaleye doğru gidiyor. Kalenin kırılmış, büyük çatlakların ardından sızmış kumlarla kaplı kapısı, gözüne geçebileceğin bir açıklıkmış gibi geliyor.

Klaus Ludwig
Posts: 12
Joined: Tue Sep 03, 2019 10:44 am

Re: [Klaus Ludwig] Günahların İçin Anıt

Post by Klaus Ludwig » Tue Jun 16, 2020 7:03 pm

Küfürlerim giderek daha da somutlaşıyor, hissedebiliyorum. Buna alışık değilim. Evet, hiçbir zaman iki adım sonrasını görebildiğim bir hayatım olmadı, her saniyem diğerlerinden daha spontane ve daha riskliydi. Tamam.. bütün maceram bu şartları kabul etmem sonucunda başladı, hepsini ben seçtim. İtirazım yok. Ancak.. bu gerçekten çok farklı. Ameliyat masasındaki bir hastanın iki saniye sonra nabzının hangi hıza düşeceğini hesaplamak ile ıssız bir çölde on adım attıktan sonra aslında kaç adım atmış olduğumu tahmin etmek aynı şeyler değil. Bütün hücrelerim aynı tonda bağırıyor bir kez daha.

"Buraya ait değilsin."

Daha sert basıyorum kumlara. Kırılmış bir femoralis kemiğini yerine oturtmak gibi. İlk çatırtı can yakacak, fakat sonrasında asla bu acı için pişman olmayacağım. Bu sikik çölde yok olamam. Hızlanıyorum.. zaman geçtikçe biraz daha emin oluyorum, başladığım yerde değilim. İşe yaradı mı? Belki de. Kim bilir ne zaman kumlara gömülmüş olan bu şehrin hayaleti beni selamladığında bir umut kırıntısı daha düşüyor cansız böğrüme. Burası bir zaman canlıydı. Tıpkı benim gibi.

Daha detaylı incelemeye başlıyorum. Bir hançer kılıfı.. ah, sahibi hançeri yanında götürmüş olmalı. Burada ne olmuş ki? Cevabını asla öğrenemeyeceğim sikik bir soru daha. Merak etmemeye çalışıyorum. Zihnimin derinliklerinde gece siyahı at gözlüklerimi suratıma geçirip amaçlardan ve duygulardan arınmış bir şekilde yoluma devam etmeliyim. Ölüm benden çok şey çaldı. Şimdi ise kaybedecek hiçbir şeyim yok. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir adamın kazanacak çok şeyi vardır. Son kale hala düşmedi. Bir dakika.. kale mi?

Kafamı yavaşça kaldırıyorum. Hiçlikte attığım onca adımdan sonra kalenin kapısı bütün hormonlarımı aynı anda harekete geçiriyor. Korku hissetmiyorum.. sadece öfke. Ait olmadığı bir yerde zorla alıkonulan bir adamın öfkesi. Sert bir zemine basmış olmanın mutluluğu azaltmıyor bu öfkeyi.. aksine, artık prangalarımdan kurtulmuş bir varlığım. Birileri cevap vermek zorunda. Birileri artık gerçekten neler olup bittiğini açıklamalı.

Hayır.. bu birileri kesinlikle Mimi ve Johann değil. Onları tekrar görme ihtimalime karşılık da çok yaratıcı küfürler hazırladım. Hala bu bilinmezlikle ne kadar başa çıkabileceğimden emin değilim.. ve şuan sahip olduğum tek şey bu kale. Kapıdan temkinli bir şekilde içeri giriyorum. Herhangi bir canlılık belirtisi veya işime yarayabilecek bir eşya bulana kadar ortalığı arayacağım.

GM
Site Admin
Posts: 38
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

Re: [Klaus Ludwig] Günahların İçin Anıt

Post by GM » Fri Jul 17, 2020 12:20 am

Kaleye doğru yavaşça ilerliyorsun. Bastığın zeminin giderek sertleşmesi, doğru yere gidiyormuşsun hissini veriyor sana. Yolun çok dışındaydın evet, ama şu an değilsin. Gitmen gereken yere gidiyor oluşunun verdiği amaç dolu his ve yükümlülük, kaleye daha hızlı ilerlemeni sağlıyor. Kaleye her attığın adımda kaleyi biraz daha inceleme fırsatı buluyorsun. Oldukça büyük bir kale, gördüğün en büyüğü olmasa da, tüm odalarını dolaşması saatler sürebilirmiş gibi düşündürüyor. Etrafında hiçbir hayat esamesi görememen, kaleyi tamamen sana aitmiş gibi hissetmeni sağlıyor. Yıkılmış bir krallığın son vasisisin sen.

Kalenin ana kirişleri, en büyük ağırlığı sırtlayan kısımları, kalenin etrafına döşenmiş devasa kuleler. Bu kuleler geçmişte okçu kuleleri ve halkı, etrafı gözetlemek için birer fener gibiler. Biraz daha ilerlediğinde, kalenin tüm bu şehrin tam ortasına kurulmuş olmasının nedenini anlayabiliyor gibisin. Bu gördüğün her kule, kalenin etrafına kurulmuş yerleşkenin her bir santimini görebilmesi için tasarlanmış. Herhangi bir kuleden aşağı baktığında şehrin çok büyük bir kısmını, her kuleden gelecek bilgiye vakıf olduğunda da tüm şehirde yaşanan her şeyi en küçük detayına kadar öğrenebileceğin bir düzeneğe dönüşmüş bu kale. Hiç sekmeyen bir saatin pili, hiç eskimeyen bir değirmen taşını andırıyor bu devasa, brutal yapı. Sanki 12 büyük mızrak ile hiç çıkamayacağı bir mezara saplanmış, sabitlenmiş bir kutuyu andırıyor.

Kalenin ağırlığını sırtlayan bu kuleler, kalenin geri kalanının uzandığı yüksekliğin yarısı kadar daha yüksekte duruyorlar, kimse yaşamasa bile bu şehri hiç durmadan gözetlemeye, korumaya, gözetmeye devam ediyorlar. Bulunduğun yerden 9 adet kuleyi sayabiliyorsun, fakat geometri bilginden dolayı bu kalenin bir Onikigen olduğu çıkarımını yapabiliyorsun.

İki Süleyman Yıldızı’nı, merkezleri çakışacak şekilde üst üste koyup üsttekini 30 derece kaydırdığın zaman elde ettiğin o şekil. Herkes bilir bunu.

Kalenin demirden ve tahtadan yapılma kapısına tamamen yaklaşmadan önce dönüp obelisklere göz atıyorsun ister istemez. Aynı şekilde sana bakıyorlar, aynı uzaklıktan, aynı açıdan, aynı ışıklardan ve aynı hayallerden. Hayallerini bir kenara bırakıp kalenin girişine doğru yürüyorsun içeride ne bulacağını, seni neyin beklediğini bilemeden. Sürüklenip, kapılıp gidiyorsun bu ihtişamlı kafesin büyüsüne. Taştan çadırın girişini kırık devasa bir kapı tutuyor, geçmene izin verecek şekilde konuşlanmışken. Tamamen kalenin gölgesi altında kalıyorsun, içerinin biraz karanlık olduğunu tahmin etmek zor değil, içeri tamamen girmemiş bile olsan içeriyi aydınlatan tek ışığın, kale duvarlarına zamanın açtığı ufak çatlaklardan sızan ay ışığı olması, klostrofobik birkaç dakikanın seni beklediğine işaret ediyor. Zaten ufak bir odanın içinde yüzyıllar, bir mezarın içinde milyonlar, hatta milyarlarca yıl geçirmiş biri için tekrar ışıksız, dar bir alana girmek ne kadar eğlenceli olabilir ki? Ama öğrenmek zorundasın. Yaşamak zorundasın, görmek zorundasın. Burada olmanın bir amacı olmalı Ludwig, öyle değil mi?

Kapılar, tam da senin geçebileceğin kadarlık bir boşluğu içerecek bir şekilde kırılmışlar. Güçlü ellerinle tutuyorsun kapının bir kısmını, kendini hafifçe bırakıyor, havada dar bir hilal çizerek kendini bu büyüleyici kalenin kutsal efsununa teslim ediyorsun.
Kalenin büyüsü bir anda vuku buluyor, gerçeklik yüzüne ayaz gibi çarpıyor. İçeride, hayata dair en ufak bir şey görmeyi beklemeyen sen, yanmakta olan bir şamdan görüyorsun. Öyle titrek, öyle solgun yanıyor ki, kendinden başka hiçbir şeyi göstermesine imkân yok. Her saniye söndürülmek için yalvaran bir kıvılcım bu, utangaç şekilde kendine saklıyor aydınlığını. Kalenin zamana yenilip kırılmış, delinmiş duvarlarından akan ay ışığı üzerine düşüyor bu titrek şamdanın. Cesaretlendiriyor onu, motive ediyor her saniye, bir saniye daha yanabilmesi için.

Bu şamdan ne kadar süredir yanıyor? Aylar? Yıllar? Yüzyıllar? Zamana yenilmiş, bıkmış bir ateş bu. Hasta bir ateş böceği. Evrenin ilk saniyesinde sönmüş bir güneş. Etrafını aydınlatamıyor, yaptığı tek şey kendini tüketmek. Bir hiç için.

Belki de bir hiç için değil. Belki de bu kıvılcım, senin ona geleceğini bildiği için sonsuzluklar boyu yanmayı sürdürdü. Ona dokunacağın için. Senin tarafından harlanıp alevlendirileceğini umduğu için. Son bir defa bir şeyi aydınlatmak, yakmak, tüketip yok etmek için burada seni beklemiş olmalı. Sana yol gösterip yok olmak için burada olmalı. Cılız, ürkek, titrek bir ateşin senin için sönmemesi, bin bir türlü yok oluşa göğüs gerip ne zaman buraya geleceğini bilmeden sabırla seni beklemesi… nasıl bir his, Ludwig?

Ateş, girdiğin zaman karşına çıkan duvara asılı altın rengi bir şamdanın üzerinde yanmakta. Girdiğin oda, uzun bir koridorun parçası olmalı, sağa ve sola doğru uzanmakta. Muhtemelen gördüğün bu koridor, tüm bu kaleye sarılan bir annenin iki kolu olmalı. İki tarafa da baktığında gördüğün şeyler çok kısıtlı, bu yüzden sana ne taraftan ilerlemen gerektiğini anlatacak bir göstergeyle karşılaşmıyorsun. Sağ taraf, sol tarafa göre daha çok yenilmiş zamanın büyüsüne, biraz daha ışıklı bir yola dönüşmüş bu yıkıntılardan dolayı. Yerlere dökülmüş moloz, ayın ışığıyla bile hayat bulamıyor. Ne duvarlarda ne de tavanlarda bu devasa kalenin ihtişamına yakışır güzellikte bir obje göremiyorsun, sadece yerde çok çok eskiden kaldığı belli olan bir halı görebiliyorsun, ölüm gibi kırmızı bir renge boyanmış. Kızıl Ay’ın sızıp aydınlattığı yerde halının çok daha etkileyici kırmızılarını, hatta kızıl ışığın boyadığı yerlerde çok ufak elyaflar, lifler halinde altın rengi seçebiliyorsun. Bu koridorun tüm kaleyi dolaştığına neredeyse emin gibisin. İki tarafa da ilerlesen, gördüğün kulelere çıkış yolunu bulabileceğini düşünüyorsun, eğer elbette çıkmak istersen. Kalenin iç tarafına ilerlemek istersen de bir yol bulabileceğine eminsin. Elbette ki bu kalenin birkaç başka önemli yeri olmalı.

Elbette, sen etrafa bakarken o küçük ateş, sönmemek için elinden gelen her şeyi yapıyor, hissedebiliyorsun.

Post Reply