[Viorel Vulpe] Ölüler zevk alamaz.

Post Reply
GM
Site Admin
Posts: 22
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

[Viorel Vulpe] Ölüler zevk alamaz.

Post by GM » Mon Sep 23, 2019 4:48 pm

“Dup!”

En şatafatlı gerçeklik, “Ölüm” için ne kadar da çirkin bir ses. Beyin fonksiyonlarını tamamen kaybettiren, devam etmese bile seni hayatın boyunca bir patlıcana çevirecek olan o ses… “Dup.”

Hayatın tam o an bitiyor aslında, daha fazla vahşiliğe lüzum yoktu evet, ama bitiriyor başladığı işi, yere döküyor beynini. Kaç saymıştın, 5 mi? Senin gibi zarif bir adam için ne kadar da yakışıksız. Ne kadar yanlış. O an orada dirilip kendine daha görkemli bir ölüm vermek istemez miydin? İntihar gibi, havalı bir seçim mesela. Kendi hayatını kendi elinden almanın özgürlüğünü kanıtlarcasına atlamak istemez miydin Romanya’nın en yüksek kulesinden? Bir şeyler için uğraşırken ölmek. Özgürlük için, hayat için, güzellik için, estetik için ölmek yerine ne için öldün? Sikin için.

Nasıl bir hırs ise bu kadının erkeğini kaybetmesi, devam ediyor vurmaya o iğrenç denebilecek büst ile. Bilerek seçmiş olmalı, başka bir şey gelmiyor aklına. Sana ölümlerin en çirkinini verebilmek, o çirkinliğin içinde bile biraz olsun güzellik bırakmamak, kadının tek isteği haline gelmiş… Beynin dağılıyor, et ve kan saçlarınla karışıp büste bulaşıyor. Her darbede biraz daha bulanıyor o tiksinç bulamaç sıvıya yaptığın en çirkin büst. O büstle öldürüleceğini bilsen yine o büstü yapar mıydın? Öldürüleceğini bilsen, o adamla birlikte olur muydun? Ne pahasına bu ölüm… Estetik için ölür müydün?

Sen bunları düşünüyorken hala devam ediyor kadın sana vurmaya… senden kalan her ne ise. Belli ki o yerde yatan şey… sen değilsin. Ama hissediyorsun kadın sana vurduğu için. Nasıl? Bilmiyorsun. Daha önce hiç ölmedin ki! Anatomiyi, vücuttaki her kası ezberledin. En çirkininden en güzeline binlerce insan gördün. Kadavralar inceledin, insanlar inceledin. Michelangelo’nun en güzel işlerine baktın yıllarca. Donatello, Bernini senden sorulur. Hiç böyle bir şeyle karşılaşmış mıydın? Öldükten sonra bile düşünebilen bir adamı düşünmüş müydün? Düşünen adam… güzel bir heykel fikri.

Beynin dağılsa bile kalbin bir süre durmadığı için kanın yayılıyor cesedinin etrafına. Kanının sıcaklığını hissediyorsun boynunda, göğsünde, yanağında. Bu hissetme işi bir süre önce bitmiş olmalıydı. Dünyayı terk etmiş olmalıydın. Değil mi? Bilincin kapanmış olmalıydı ve bir melek olarak uzaklaşmış olmalıydın. Ya da her ne ise… zaten hiç ilgilenmemiştin bu dinmiş, şeytanmış, ekmekmiş… Şarap güzeldi gerçi. Değil mi?

Olduğun gibi uzansan bile hiç hareket edemiyorsun. Duyularının tamamı seni terk etti ama biri hariç. Dokunabiliyorsun, ama uzanamıyorsun. Hissedebiliyorsun, ama çok az. Seni bulduklarını tahmin ediyorsun. Bedenini yukarı bakacak şekilde çeviriyorlar. Gerçi, artık kafan, bir beyin kemik ve kas bulamacına dönmüş olduğu için bunu neden yaptıklarını anlayamıyorsun. Refleksif bir hareket olmalı, birilerini yukarı baktırmak. Yerler çok soğuk ve yerdeki mermer tozlarını hissedebiliyorsun. Sana dokunan elleri hissedebiliyorsun. Boyundan yukarısı eksik olan vücudunu bir örtünün üzerine koyduklarını duyabiliyorsun. Aynı zamanda da, bacak aranda bir sıcaklık hissediyorsun. Muhtemelen altına işiyor olmalısın. Yani, senden arta kalan ne varsa altına işiyor olmalı.

Önce bedenini yıkıyorlar, buz gibi soğuk suyu hissediyorsun fakat hiç irkilmiyorsun. Kafandan geriye kalan et parçalarını gizlemek için bir örtü örtüyorlar yüzüne. Birkaç saat sonra ise seni başka bir yere taşıyorlar. Tahtadan bir zemine ittiriliyorsun. Bu senin tabutun olmalı. Hiç bu kadar soğuk olacağını düşünmemiştin her şeyin. Zaten vücudun da ısıtamıyor seni, hep alışık olduğun o sıcaklığın çok çok altındasın. Titremek geliyor içinden ama titreyemezsin. Sen öldün. Donuyorsun. Hiç bu kadar soğuk olmamıştın. Korkutucu derecede bir soğuk. Hiçbir zaman ısınmayacağını bildiğin bir soğuk. Giderek soğuyor ortam. Toprağın altında olabilir misin artık? Toprağın altı ne kadar da soğuk.

Toprağın altındasın artık, bilincinle baş başasın. Ve soğuktan başka hiçbir şey düşünemiyorsun. Kar. Çıplaklık. Ayaklarının birbirine dokunduğunu hissediyorsun ama sanki ayakkabılarını çıkarıp sertleşmiş kara basıyormuşsun gibi. Zaman zaman ıslanıyor vücudun. Yağıp üzerine damlayan yağmurlar olmalı. Tipi yaşandığı zaman hissediyor vücudun, tabutun onca toprağın altındayken bile titriyor. Bazen birkaç çocuğun senin mezarının üzerinden yürüdüğünü düşünüyorsun.

Birkaç yağmur ve birkaç kar sonra ise o hislerin de geçiyor. Önce bacağının üzerindeki hisleri kaybediyorsun yavaşça. Ayakların, ellerini yiyor kurtçuklar. Hissedebiliyorsun. Acı bile, hissedilen tek şey olduğu zaman keyifli olabiliyormuş. Bu hapishaneden çıkmak istemenin sebebi acı değil, keder değil. Soğuk bitiriyor seni. Bu korkunç bataklık her geçen gün donuyor. Bu kahpe toprak her geçen gün daha da soğuyor.

Zihni yalnızlığın başlıyor o süreçte. Hissettiğin hiçbir şey kalmıyor. Birkaç yüz sene önce birtakım uyaranlar düşüncelerini meşgul ederken çok daha eğlenebiliyordun. Kendi kendine oyunlar yaratıp, bir sonraki hissin ne olacağına dair iddialaşıyordun kendinle. Zaman kavramını kaybediyorsun zamanla. Düşünecek o kadar çok şeyin varmış ki… İlk birkaç zaman diliminde geçmişini düşünüyorsun. Yaptıklarını. Yapamadıklarını düşünüyorsun. Hatalarını, gerçekleri, yalanları. Bir şeyi ne kadar düşündüğünü anlayamıyorsun zaten. Bir saat mi? Bir yıl mı? Yüz bin yıl mı? Bilebilmenin hiçbir yolu yok.

Bu hissizlik yavaş yavaş zihnini ele geçiriyor. En son ne zaman bir şey hissetmiştin? Hissettiğini zannetmiştin? Sonuçta bu zihinde uykuya gerek yok. Gözlerini kapatıp kaçabileceğin bir rüyalar alemi yok. Zihninde gün 24 saat değil, çünkü günlere gerek yok. Sadece sen varsın. Yaptıkların var. Yaşadıkların var. Bitenler ve başlayanlar. Senin hayatın biteli milyonlarca yıl oldu. Vulpe’lerin en aşağılığı. En hedonisti. En inançsızı. En ahlaksızı. Bu hayat senin için biteli yüz milyarlarca yıl oldu. Ve geri kalan her şey için sana sadece düşünmek kaldı.

Hiçbir şey hissetmiyorsun. Estetik bile, senin için geride kalan bir olgu. Hiçbir his yok.

Hiçbir his yok.

Hiçbir şey yok.

Derin bir nefes alıyorsun. Son nefesin.

İlk nefesin.

Viorel Vulpe
Posts: 2
Joined: Mon Sep 02, 2019 10:06 pm

Re: [Viorel Vulpe] Ölüler zevk alamaz.

Post by Viorel Vulpe » Sun Oct 13, 2019 12:22 am

En hakiki olgunun zamandan ibaret oluşunun kanıtlanmasına gerek yoktu.

Çünkü o sadece vardı. Var olması bile yetiyordu bizim gibi canlıların içinde yok olmasına. Bir deniz düşünün, kıyılarını göremediğiniz. Bir nehir düşünün, akıntısında boğulduğunuz. Zamanın içinde yok olmak, böyle bir histi. Amansız dalgaların arasında kulaç çekmeye çalışmak, sonsuz siyaha sanki ayağınızda bir pranga varmış gibi batmak. Bundan ibaretti her şey. Sadece, olurdu. Siz ne kadar çırpınsanız da, siz ne kadar direnseniz de, olurdu. O dalgalar üzerinizden akarken, su sizi sarıp sarmalarken farketmezdi bile varlığınızı.

Akar giderdi sadece.

Ne kadar acımasızdı zamanın akışı. Veya akmayışı mı demeliydim?

Zamanın akması bizim gibi insan denilen pislik mahlukatlar için gerekliydi ki, çıldırmayalım. Yoksa ne kurtarırdı bizi kendimizden? Kendi zihninizdeki karanlık bir odada hapis olduğunuzu düşünün, tüm düşüncelerinizle. Mutlaka bitmesini isterdiniz. Bitmesini istemek de, dolaylı olarak zamanın geçmesini ummaktı. Fakat ne kadar zaman geçse de, o odadan çıkamadığınızı düşünün. Zamanın akmasıymış, akmamasıymış, bunun bir önemi kalır mıydı?

Bence kalmazdı. Bunu tecrübe etmiş çarpık varlığımla haykırıyorum ki, bir önemi yoktu.

Kayaları eritip çatlatan bir nehir gibi, pürüzsüz bir çakıl taşı kılmıştı beni zaman. Hiç bir şey kalmamıştı benden geriye. İsmim bile yok olmuştu, onu söyleyecek birisinin sesini işitmeye o kadar muhtaçtım ki aslında. Hala varolduğumu kanıtlardı belki. Lanet olası denizin dibindeki bir çakıl taşından farklı olduğumun bir kanıtı...

Pürüzsüz yüzeyimi dağıtacak, beni tutup fırlatacak bir şey için yalvarmak istiyordum fakat yalvaracak bir varlığın olmadığına emindim. Zamanın canlı olmadığına da. Bir kuvvetti o, esen bir rüzgar gibi, deprem gibi, patlayan bir dağ gibi. Sadece vardı. Ben ise onun içerisinde yüzen balıktan ibarettim. Çoktan ölmüş, çürümüş ve kalıntıları bir çakıl taşına dönüşmüş bir balık.

Son kararım buydu. Evet, ben bir balık olmalıydım. Balıktan başka ne olabilirdim ki zaten? Ne olmayı istiyordum? Neydim? Ne olacaktım? Balık dediğin yüzer, ben de zamanda yüzen bir balıktım işte.

Fakat tek bir sorun vardı.

Balıklar nefes alır mıydı? Eğer alamıyorlarsa, "ciğerlerime" dolan şey neydi?

Ciğerlerim mi vardı benim?

Ben neydim ki?

GM
Site Admin
Posts: 22
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

Re: [Viorel Vulpe] Ölüler zevk alamaz.

Post by GM » Thu Oct 24, 2019 6:31 pm



Ölümün garip, anlaşılmaz, korku dolu köşeleri bir sanatçı için itici değil, keşfedilmeye hazır birer bahçedir. Bilincin dönüp, dolaşıp tekrar karanlığa dönmesi aşina olmadığın bir gerçeklik değil. Dünyada döngüsel olmayan tek bir şey getir, milyonlarca yıldır karanlıkta süzülen zihnine. Sonu, başka varlıkların başlangıcı olmayan kavramları canlandır aklında.

Temiz, soluk, maviye çalan beyaz renginde bir ışık canlandır vücudunda. Hareket ediyor onun hakkında her düşündüğünde. Ve onun hakkında düşünmeden edemiyorsun. Hızlanıyor. İlk nefesinin her zerresi biraz daha hızlandırıyor onu, nefes aldıkça, düşündükçe, var oldukça hızlanıyor o ışık. Kendi etrafında dönüyor gibi gözükse de başka açılardan baktıkça sen, aşağı doğru küçülen bir spiral şeklini aldığını görebiliyorsun. Gittikçe parıldıyor ışık. Vahşi bir parıldama, agresifçe dönüyor sen var oldukça. Döne döne, dolaşa dolaşa yaptığın heykellere dönüşüyor, düşüncelerine dönüşüyor. O kadar hızlı dönüyor ki, anılarına dönüşüyor.

Boşlukları dolduruyor, zihnini, var oluşunu çiziyor. Bu ışık sensin, düşündüklerin sensin. Işığın sana dönüşüyor. Vücudunu çiziyor, kafandan başlıyor seni çizmeye. Çizgi çizgi aşağı iniyor. Boynunu oluşturuyor, omuzlarını ve göğsünü. Kollarını, bacaklarını, ardından ayaklarını. Bilincin, vücudunla baş başa kalıyor… Kalıyorsunuz.

Aynalardan görsen de kendi suretini, vücuduna baksan da yansıtan sulardan ve yansıyan camlardan, hiç bu kadar uzak olmamıştın bedenine… veya milyonlarca yıldır bu kadar yakın. Yaklaşmak istiyorsun ona, sana ait o, senin. Bilinç olarak yaklaşıyorsun o içi boş et yığınına. Sensin o. Sana ait. Elini uzatıp tutmak istiyorsun onu, ama ellerin yok. Karşındalar ama senden uzaklar, sen kontrol etmiyorsun onu. Ölü bir beden o.

Işık, vücuttan sıyrılıyor bir süre sonra, bir ışıktan beden olarak bırakıyor onu, helezonik şekilde havada dönerken bilişsel sana doğru geliyor. Öylesine hızlı dönmeye başlıyor ki, aslında fiziksel gözler seni sınırlayan şey olmasa bile, onu takip edemiyorsun. Merkezine seni alıyor ve dönmeye devam ediyor, giderek hızlanıyor.

Son nefesin… İlk nefesin.

Mavi ışık, gecenin güne dönüşü gibi sarıya dönüyor. Nefesin etrafa renk veriyor gibi. Nefesin bir ruha dönüşüp tüm vücudunu dolduruyor. Bir güneşi andırıyor sana bu ışık, bu vücut. Vücudunla bütünleşiyorsun. Hayata dönüyorsun.

Sarı ışık etrafında dönmeye devam ediyor. Sesler duyuyorsun, en başta uğultu gibi gelseler de sana kitab-ı mukaddes’e ait ilahileri hatırlatıyor kulağın alıştıkça. Hayata dönmüş olmanın ağırlığı bir anda rahatlamaya dönüşüyor. Yüz yıllık uykundan bir anda uyanıyorsun.

Oturmaktasın. Etrafındaki herkes de öyle. Tahta sandalyelerde oturuyorsunuz. Yağlı saçlar görüyorsun, bakımsız insanlar. Meraklıca etrafına bakmaya başladığın zaman hemen sağ yanındaki kadın da sana bakmaya başlıyor, fakat çok geçmeden gözü tekrar başka bir yere kilitleniyor. Romanya’da gördüğün hiçbir kadına benzemiyor bu kadın, veya herhangi bir yerde. Her şeyden önce kaşları olmadığını fark ediyorsun. Veya kirpikleri. Veya saçı. Buna rağmen çok kadınsı yüz hatlarına sahip, fakat bu haliyle amatör bir heykeltıraşın elinden çıkmış, aşırı kötü bir heykele benziyor. Simsiyah gözleri var, orantısızca büyük gözbebekleri, suratına birkaç saniyeden daha fazla bakmana izin vermiyor, kalbin korkuyla doluyor.

Bulunduğun devasa odanın hatlarına kitleniyor gözlerin. Yaklaşık 6-7 metre yüksekliğinde olduğunu tahmin ediyorsun, devasa bir alan. Silindirik bir şapelin içindesiniz. Yarıçapının neredeyse 30-40 metre olduğunu düşünüyorsun. Odayı aydınlatan tek şey, az önce bedenine ruhunu üfleyen o sarı ışık. Bulunduğunuz yerin tavanına bir halatla bağlanan bir gaz lambası, tam oturduğunuz yer, merkezinde olacak bir çemberde dönüp duruyor, daireler çiziyor hızla. Bir turunu tamamlaması 6 saniye kadar sürüyor, ama ne yavaşlıyor ne de hızlanıyor. Gözlerin karanlığa alıştıkça yerden 4 metre yüksekte, mermer duvarlara işlenmiş heykel ve işleme karışımlarına takılıyor gözlerin, kulakların ise ilahinin verdiği hisle seni gevşetiyor. Hangi enstrüman olduğunu anlayamadığın sesler tüm odayı uğultu halinde doldursa da kendi içinde bir ahenginin olduğuna eminsin. Arada fısıltılar, minik öğürmeler, çığlıklar duyuyorsun. Ama bu müzik seni o kadar rahatlatıyor ki, hareket etme isteğini tamamen bir kenara bırakıyorsun, binlerce yıldır bir santim hareket etmemiş olmana rağmen.

Heykeller, dönen ışık her önlerinden geçtikçe bir saniye kadar aydınlık kalıyorlar. Şaşırıp kalıyorsun heykellerin muhteşemliğine. Duvardan çıkmaya çalışan yaratıklar gibi oyulmuşlar. Boynuzları var kiminin, kiminin dişleri çok büyük. Bazısının göz çukurları yok, bazısının ise parmak yerine gözleri var. Hepsinin ortak özelliği ise, oyuldukları duvardan dışarı çıkabilmek için her şeyi yapmaya hazır yaratıklar gibi gözükmeleri. Yırtınıyorlar, çırpınıyorlar, tırmalıyorlar, bağırıyorlar, yalvarıyorlar ve bunları yaparken biraz bile hareket etmiyorlar. Kendi yaptığın heykeller hacalet-aver kalıyor bu mucizelerin yanında.

Her bir heykele yaklaşık bir buçuk metrelik bir alan ayrılmış olsa da tam karşınızdaki heykele üç dört metrelik bir alan ayrılmış. Her heykelin belli bir şekli, anlayabileceğin bir formu, humanoid bir şekle benzetsen de, tam karşındaki… “şeye” hiçbir anlam veremiyorsun. Aşırı kilolu bir balık gibi, suda kalmış, ölü bir domuz misali şişmiş ve kendi kendini taşıma sınırlarını aşmış gibi. Ağzı, kafasının tamamı kadar büyük, bu kadar geniş bir gülümsemeye sahip olmasını sağlıyor. Gözleri devasa birer küre gibi, gecenin en karanlık hali kadar siyah. Bir boynu yok, omuzları yok, fakat vücudunun orta kısmından peydah olan şekilsiz, amorf kolları var. Biriyle çenesini tutuyor, sanki düşünür gibi. Hiç düşünebilecekmiş gibi bir yaratık değil ama, diğerlerinden daha büyük bir öneme sahip olduğunu anlayabiliyorsun. Diğerlerinin aksine o çıkmaya çalışmıyor. Sadece odadakilere bakıyor. Heykel, size bakıyor, gülümsüyor. Sen ona baktıkça gülümsemesi giderek artıyor gibi gözüküyor. Heykeller bunu yapabilirler mi?

Sen ona baktıkça o da senin ruhunun içine doğru bakıyor. Sen bu heykelin güzelliği karşısında eridikçe, o da senin ruhunda eriyor. Sen uçuruma baktıkça, uçurum da sana bakıyor.

Çınlıyor, tınlıyor, bağırıyor, öğürüp tırmalıyor bu koro. Uğultu giderek artıyor. Çığlıklar daha da doyuruyor kulaklarını, daha önce dinlediğin veya tanıklık ettiğin hiçbir keyfe benzemiyor bu. Marazi, hastalıklı bir zevk bu çığlıklardan keyif almak. Öğürtüler öylesine vahşice ki, yumruklarını, dişlerini sıktığını fark ediyorsun, çenenin kitlendiğini fark ediyorsun. Biraz olsa rahatlamaya çalıştığında ise, giydiğini hatırlamadığın ceketin göğüs kısmındaki iç cebine yöneliyor tüm dikkatin. Gözlerini, helezonik dönmekte olan ışıktan ayırmadan, sol elinle cebe uzanıyorsun.

İğrenç bir şeye dokunuyor parmak uçların, korkuyla uyarılıyorsun. Tüylerin diken diken oluyor bir anda, ve miden ağzına geliyor. Ustaca şekilde bu hissi yutarken bile ellerini çekmiyorsun o şeyden. Bir defter o, sayfalarını hissedebiliyorsun, fakat o deftere dokunmak, tüm bu yaşadığın hastalıklı zevki bir anda birkaç katına çıkarıyor. Zevkten çıldıracak gibi hissediyorsun dokundukça, asla bırakmak gelmiyor içinden. Çığlıklar giderek disonantlaşıyor. Renkler giderek pastelleşiyor. Sesler giderek uğultuya dönüşüyor. Defterin giderek beynini fethettiğini fark ediyorsun. Helezonik ışık etrafında, saniyenin on katı sürede bir heykelleri gösterirken sana, buranın iğrenç bir cennet olup olmadığı sorusunu cevaplayamadığın o anları yaşamayı bırakmak isteyemediğin, en büyük orgazmdan bile daha büyük hislerin, aşkın en çilek kokulusunun yanında uyanışın, keyfin en doruğa çıktığı an…

Tam o an, defterin ne işe yaradığını anlıyorsun. Bilincin genişliyor. Bambaşka bir dünyada olduğun gerçeği, şimşeğin çakışı gibi, denizdeki taşın yere gömülüşü gibi çarpıyor sana.

Post Reply