[Klaus Ludwig] Ölüler âşık olamaz.

Post Reply
GM
Site Admin
Posts: 22
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

[Klaus Ludwig] Ölüler âşık olamaz.

Post by GM » Sun Sep 22, 2019 11:04 pm

Köpürüyor ağzın bir anda, nefes almakta çektiğin güçlük bir anda su içme isteği olarak vuruyor bedenine. Su içmeyeli ne kadar öldü? Şırıngayı vücuduna saplamadan hemen önce mi içmiştin bir bardak, yoksa yıllar önce mi?

Kaslarının kontrolünü yitirdikçe sandalyenin üzerinden kayıp gidiyor yorgun, hüzünlü bedenin. İnsan öyle bir canlı ki, asla kabul edemiyor ölmeyi. Yaşamaya devam etmek, hayata tutunmak tek gayemiz. Uzatıyorsun elini orada olmayan bir şeylere, tutunmaya çalışıyorsun canın bedenini terk ederken. Nefes alabiliyor musun? Ciğerlerindeki hava sana ne kadar yeter? Zehirlenen vücudun, ruhunu ne kadar kafesleyebilir?

Kafesleyemez.

Titremeyi bırakıyorsun bir anda. Düşüncelerin yavaş yavaş sakinleşiyor. Zihninde kurduğun o denize nazır kumdan kalelerin yıkılırken tek tek, gülümseyerek bakıyorsun onlara. Bunu sen istedin, mutluluğa dair neyin varsa elinden alan o “Tanrı” denen alçağın planlarını bozdun. Aşkının resmi ellerinden kayıp giderken, rüzgâra karışan kum gibi, onun aklındaki sureti de eriyor yavaşça. Bunu sen istedin ve sevgilinin sureti de kanatlanıp uçuyor şimdi zihninden, unutuveriyorsun birden nasıl göründüğünü. Zihninin odalarına şişe şişe doldurup zor zamanlarında aklına getirdiğin o kokusu rüzgâra karışıyor bir anda. Sesini de unutuyorsun o an, silinip gidiyor aklından o kızın sende bıraktığı etki. Bunu sen istedin. Hangi aşk zamana dayanabilir ki? Sen bu aşkın anısına ihanet ettin. Bu aşkı sürdürmektense, kendinle mezara soktun.

O kızın ismi neydi? Unuttun işte bak! Gördün mü? Ölü bir adamsın sen artık. Bedenin bu aciz dünyayı terk ederken aklındaki tek şey su içmek. Titriyor bedenin, kalbin hiç olmadığı kadar hızlı atıyor. Kollarının bu kadar ağır olduğunu fark etmemiştin hiç. Yere düşerken vücudunun çıkardığı sesi hiç duymamıştın. Öylesine sert çarptın ki yere sandalyeden düşerken, boynunun incindiğini hissedebiliyorsun. Umurunda mı vücuduna verdiğin zarar? Gidiyorsun artık buralardan.

Ölüler anlatamaz.

Nefes alıp vermek yaptığın en acı dolu iş olduğu için onunla da pek uğraşmıyorsun artık. Çok rahatsızlık veren bir pozisyonda yatıyor da olsan yerde, pek de önemli değil. Sen artık bir yolcusun. Yavaş yavaş bırakıyorsun titremeyi artık, zamanının tükendiğini en kesin hissettiğin an bu oluyor. Canını kaybediyorsun. Çok ünlü bir adam, büyük bir aşık, iyi bir doktor olmaktansa, deliliğin pençesi batıyor göğsünün en derinlerine kadar. Parçalıyor bedenini, yıkıyor, yaralıyor zihnini. Ölümün böylesine rahatlatıcı olduğunu bilsen daha önce ölürdün. Ne hayatın geçti gözlerinin önünden ne de sen geçsin istedin başarısızlıklarla, hüzünlerle, yorgun debelenmelerle bezeli hayatına son bir bakış atmayı. Livvy kim? Geçmişteki biri o. Ölüp gitti, tıpkı sen gibi.

Gözlerin açık kalıyor ölürken… Ama bir saniye! Hala görebiliyorsun. Sen ölmemiş miydin? Hani öldükten sonra hiçbir şey hissetmezdi insan? Oysa ki sen yerden, masanın ayaklarına bakıyorsun. Ama öldün. Nefes almıyorsun, koku almıyorsun, yerdeki halıyı hissetmiyor yüzün. Ama buradasın, düşünüyorsun. Düşünüyor olman hala ölmediğini mi gösteriyor? Hareket edemiyorsun, hiçbir şeye tepki gösteremiyorsun ama vücudun çoktan çürümeye başlıyor. Gözlerini hareket ettiremediğin için masanın ayaklarına bakakalıyorsun.

Düşünmek için çok büyük bir zamanın varmış gibi hissediyorsun. Evinin en alt katında olduğun için gece mi gündüz mü olduğunu çok ufak bir pencerenin renginden anlayabiliyorsun.

Günler geçiyor.

Haftalar geçiyor.

Zihninle yapayalnız geçiriyorsun bu haftaları. Düşünecek o kadar çok şeyin varmış ki, ölemediğine inandırıyorsun kendini. Pencerenin rengi defalarca kez değişiyor. Defalarca kez sabah oluyor ve geceye varıyor. Güneş hiçbir zaman içeri düşmese de günleri algılıyorsun. Bir süre sonra da sayamamaya başlıyorsun zaten. Vücudun çürüyor olmalı, ne zamandır buradasın? Kim gelip alacak seni? Bu zihni yalnızlığın ne zaman son bulacak?

Aylar geçiyor.

İntiharının üzerinden birkaç mevsim geçti. Üşümüyorsun, hareket edemiyorsun. Sadece düşünüyorsun. Ölüler kaçamaz.

Yıllar geçiyor. Bedenin artık çürümüş bir et yığınından ibaret. Beyninin içinden kurtçuklar çıkıyor, kadavranı yeyip bitiriyor bu iğrenç yaratıklar. Sinekler geziniyor üzerinde, hatta birkaç hafta önce bir salyangoz bile görmüştün, dört beş gün boyunca görüş açında kalmıştı. O solucanlar ve kurtlar gözlerini yemeye başladığı zaman ise görüş yeteneğini de kaybediyorsun. Bir süre sadece ışığın varlığını ve yokluğunu ayırt edebilsen de zamanla o özelliğini de kaybediyorsun. Hiç arkadaşın yok. Seni görmeye gelecek bir ailen yok. Sevgilin, karın veya çocukların yok. Kim bu çürümüş bedeni gelip toprağa gömecek ki zaten? Kala kalmışsın öylece.

On yıllar geçiyor.

Yüzyıllar.

Her şeyi düşünüyorsun, hem de her şeyi. Hayatını yaşarken anladıklarını gözden geçiriyorsun. Anladığını sandıklarını. Anlayamadıklarını. Yaptıklarını, yapamadıklarını. Pişmanlıklarını, yorgunluklarını, terk edip gidişlerini, anlattıklarını… Sevdiğin anları değil ama, senin için sevmek geçmişte kaldı. Sen artık öldün. Bütün anılarını, hormonlarını, hislerini gerinde bıraktın.

Ölüler âşık olamaz.

Aşk, nefret, delilik senin için artık hiçbir şey ifade etmiyor. Hiçbir şey hissetmiyorsun.

Hiçbir his yok.

Hiçbir his yok.

Hiçbir şey yok.

Derin bir nefes alıyorsun. Son nefesin.

İlk nefesin.

Klaus Ludwig
Posts: 5
Joined: Tue Sep 03, 2019 10:44 am

Re: [Klaus Ludwig] Ölüler âşık olamaz.

Post by Klaus Ludwig » Mon Sep 23, 2019 10:35 pm

Hidrosiyanik asit. Sadece bu.. daha fazlası değil. Bir karbon ve bu karbona bağlı üç azot atomu içeren bileşikler kısacası. Normal insanların tabiri ile, siyanür. Normal şartlar altında sıfır virgül iki gramının ortalama yetmiş kilogram ağırlığındaki bir insanı saniyeler içersinde öldürdüğü söylenir. Kendime çok mu güveniyordum on beş gramını damarlarıma köklerken? Ölememekten mi korkuyordum? Ya da daha dürüst bir soru sorayım, normal şartlarda etik ve ahlak çerçevesinde hiçbir hasta üzerinde uygulayamayacağım ölümcül bir deneyi giderayak kendi üzerimde mi denemek istemiştim ilk ve son kez? Kahretsin.. henüz bir dakika bile olmadı ve ben şırıngayı derime saplamadan önce kafamdan neler geçtiğini bile doğru düzgün hatırlayamıyorum. İlacın etkisi mi bu? Hayır.. hiçbir prospektüste yazmıyor böyle bir şey. Kesinlikle eminim.

Ne fark ederdi ki zaten? Tek yapmam gereken az önce çakılmış olduğum zeminde yatarken hiçbir şey yapmadan gözlerimi kapatıp ölmeyi beklemek. Tahmin ettiğim kadar huzurlu saliseler geçirdiğimi söyleyemem.. insan susayınca diğer bütün ihtiyaçları beynin frontal lob kısmı tarafından arka plana atılıyor. Tek umursadığım şey bir bardak su.. neden içmedim ki sanki? İçtim mi ki? Sanmıyorum.. son günlerimde sağlığıma her zamankinden bile daha az değer veriyordum. Dudaklarım ne zaman ıslanmış olabilir en son? İğrenç bir tat bu.. köpürürken boğazımdaki yanmayı en derindeki hücrelerime kadar hissedebiliyorum. Yalnızca etkilerinden bahsettiler bana kariyerim boyunca. Enjeksyon sonrasındaki köpüklerin tadı kimsenin umrunda bile değildi.. muhtemelen kimsenin aklına bile gelmemişti bu gereksiz detay.

Bunları düşünmeme gerek yok. Ölüyorum işte.. bitiyor maceram. Hatırlanmayacak olmak hiç sorun değil, geçmişimle ilgili hiçbir şey yok aklımda. Karım Lenna'yı düşünmeye çalışıyorum. Hayır.. Leona. Dur.. Larin miydi? Siktir.. bunu unutmuş olamam. Kendi ismimi, benliğimi, her şeyi unutabilirim fakat onun uğruna kendimi ölümün soğuk kollarına bıraktığım karımın ismi nasıl silinip gidebilir aklımdan? Daha da önemli bir problem var.. şuan bunu hatırlayamıyor olmam neden acıtması gerektiği kadar acıtmıyor canımı? Suçluluk hissetmiyorum. Pişmanlık hissetmiyorum. Öfke hissetmiyorum. Hiçbir şey hissetmiyorum. Bir bardak su için nelerimi vermezdim.. neyim kaldı ki? Şuan şeytana ruhumu satsam üstüne para vermem gerekirdi muhtemelen.

Masanın ayağı ne kadar tozlu öyle. En son ne zaman temizlik yapıldı burada? Kim yaptı ki? Mahzenimde insan olarak yaşamayalı uzun zaman olmuştur muhtemelen. Bu odaya yıllar boyunca mutluluk girmedi. Yıllar demişken.. sahi, zaman ne garip bir şekilde akıyo.. İçeri sızan loş ışığı takip ediyorum günlerce. Günleri değil, geceleri sayıyorum. Neden yaptığımı bilmiyorum bunu. Daha iyi bir seçeneğim yoktur belki de. Tozlu gri yuvarlak halımdaki yanağım hala acımıyor. Şimdiye aşınmış olmalıydı.. hissizleşti mi acaba? Acının tanımını bile unutmuş gibiyim. Ne yalan söyleyeyim, kabullenmiş değilim ölümü hala. Bıraksalar yıllarca burada böylece yatarım belki de. Aslında.. bıraktılar da. İsmin neydi be kadın? Elimin saçlarının üzerinde gezerkenki hissini bile hatırlayamıyorum. Böyle olmamalıydı. Yavaşça kabullenmeye başlıyorum uzun zaman sonra. Çok uzun zaman sonra.

Ölüler aşık olamaz.

Yaşantımın önemli kısımlarını düşünmeye çalışıyorum. Hiçbir duyguyu eskisi gibi anımsayamamak biraz garip hissettirmiyor değil. Alışıyorum. Gözlerimi kapatabilsem belki her şey daha kolay olurdu. Tanrıyı reddedişim bu sebeptendi yıllar önce. İnsan kusurlu bir varlık çünkü. Dünya kusurlu bir gezegen. Öldüğümüzde kendiliğinden yok olmuyoruz.. toz bulutuna dönüşüp gökyüzüne yükselmiyoruz. Öylece toprağa karışmıyoruz, hatta gözlerimiz bile kapanmıyor otomatik olarak. Susuzluktan sonra iliklerime kadar hissettiğim en büyük dürtü buydu sanırım.. gözlerimi kapatabilmek. Çok yorgunum. Fiziksel bir yorgunluk değil bu. Ne kadar daha sürecek bu yok oluş? Küçük yaratıklar bedenimin ardından gözlerimi kemirdiğinde algımın biraz daha azaldığını söyleyebilirim. Teşekkür ederim.. tozlu masamın daraltıcı manzarasından sıkılmıştım. Şimdi sonsuz karanlığımda dinlenmek istiyorum izninizle. Sonsuza kadar.

Ciğerlerim bağırıyor bana. Ani ve derin bir nefes çekiyorum içime uzun zaman sonra ilk defa. Hayır.. özlediğim bir his değil bu. Kendimi hazırladığım şey değil bu. Varlığımı masaya koyduğum kumarın ucundaki ödül değil bu. Belki de ilk dirilişim evet, fakat,

İlk ölüşüm değil bu.




GM
Site Admin
Posts: 22
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

Re: [Klaus Ludwig] Ölüler âşık olamaz.

Post by GM » Sun Sep 29, 2019 12:55 pm

Nefesini veriyorsun. Nefes denen olguyu hissetmeyeli o kadar uzun bir zaman olmuştu ki, ciğerlerinin acıyıp acımadığını düşünüyorsun, acı hissetmesen de. Bir anda parmaklarını oynatabilmeye başlıyorsun. Parmakların birbirine dokunuyor, hissedebiliyorsun. Hatta soğuk, tahta bir yüzeye de dokunuyorsun. Bir sandalyenin üzerinde olduğunu ve ellerinin birbirine bağlanmış olduğunu anlaman uzun sürmüyor. E hani sen ölmüştün? İntihar etmiştin! Öylesine bir zehirden nasıl kaçabildin? Kaldı ki, öldüğün yerden senelerce seyrettin olup biteni. Cesedinin çürüyüşüne an be an tanık oldun. Şimdi ise… cesedin çürük değil. Parmakların eskisi gibi hissediyor. Ensende saçının ağırlığını hissedebiliyorsun. Hafif bir sırt ağrısı… ne kadar süredir burada bağlısın? Bilincinin açık, fakat kontrolünün kayıp olduğu dönemi, burada rehin olarak geçirmiş olup olmadığın fikri aklına geliyor. Kesin olan tek bir şey varsa, o da aklındaki hiçbir fikrin, yaşadığın gerçekliğe oturtamıyor olman. Nasıl bir büyü bu?

Cennete alış şekli böyleyse Tanrı’nın, hiç komik değil. Eğlenceli değil. Bileklerin acıyor, artık hissedebiliyorsun! Fakat gözlerin hiçbir şey görmüyor. Ama gözlerini açtığını hissedebiliyorsun. Kirpiklerinin bir örtüye dokunduğunu hissediyorsun, tıpkı rehin alınmışsın gibi. Bir süre sonra bileklerinin ince bir halatla bağlandığını fark ediyorsun. Kör bir düğüm bu, hiçbir parmağının ulaşamaması da cabası. Gerçi, yüzlerce yıl sonra bile olsa bir şeyler hissedebilmek şahane bir his. Beyninin herhangi bir uyarana olan açlığı, uyaran ne olursa olsun tatmin ediyor seni. Bileklerindeki halat kesiyor incitiyor bileklerini, ama o acı bile keyif veriyor. Uykunun bitişi ve hayatın başlangıcı. Korkutucu karanlık bitti ve…

Daha iyisin ya.

Bir kadının sesi bu. Kulakların bir ses duymayalı ne kadar olmuştu? Sadece düşüncelerini duyduğun gerçekliğin ardından böyle bir ses duyabilmek çok farklı bir his. Efsunluyor seni. Bir anda bir kadın dolduruyor tüm düşüncelerini, sanki hiç düşünmemişsin gibi. Livvy. Çocukluk aşkın. Hayatının anlamı. Heyecan doluyor kalbin bir saniye içinde. Nefes alıp verişin hızlanıyor. Nefes alıp verdikçe bulunduğun mekânın içindeki çok ağır lavanta kokusunun ve küf kokusunun karışımını çekiyorsun içine. Umurunda değil. Hayata geri döndüğünün şu ana farkındasın. Yaşamanın sevinci. Geri dönüşün kudretli mesajı zihninden geçiyor. Hissediyorsun. Aşkı. Zaferi. Mutluluğu hissediyorsun. O anlara geri dönüyorsun bir anda.

Ta ki, karının ellerinde öldüğünü tekrar hatırlayana dek. Tek tek zihnine geri dönüyor tüm yaşananlar. Ölüm. Kayıp. Karanlık.

Kalbin en yüksek dağın üzerinden cehennemin en derinliklerine iniyor. Tansiyonun düşüyor. Öksürme hissi geliyor öğürme hissiyle birlikte. Burada olmak istemiyorsun. Sen ölmeyi istiyordun. Ve onu bile beceremedin. Hayattaki beceriksizliklerine bir yenisini daha ekledin. Herkesi hayatta tutsan bile, sevdiğini tutamadıktan sonra neye yarar? Ölmeyi bile beceremeyen bir adam hayatında ne yapabilir ki? Bu hayatı istemiyorsun.

Ludwig… Bizimle misin?

Orada olup olmadığını bilmiyorsun. Neredesin ki zaten sen? Çok ince bir kadın sesi bu. Zarif, güzel bir dil konuşuyor. Bu dilin Almanca olmadığına eminsin, fakat anlamakta hiçbir sıkıntı çekmiyorsun. Livvy’nin sesi mi… kesinlikle değil. Çocuksu bir ses bu. Sesin dağılışından bir odanın içinde olduğunu anlayabiliyorsun. Sessizlikte bir şöminenin çıtırtılarını duyabiliyorsun. Tam olarak sayamasan da karşındaki kadın ve sen, odadaki tek canlılar değilsiniz. Bir anda bir ses daha duyuyorsun. Hani bir ses vardır ya, çeneni sonuna kadar açıp, daha da açmaya çalıştığın zaman çene kemiklerin kırılıyormuş gibi bir ses çıkar. Veya bir dişin kırılması sesi gibi, fakat sürekli. Sanki biri… birinin ağzının içine elini sokuyormuş gibi. Çok hafif öğürme sesleri de duyduğun zaman emin oluyorsun. Neredesin?

Ludwig, cevap ver.” Bir komutanın, erine emir verişi gibi bir ses tonuyla.

Defterine dokundun mu? İğrenç. İğrenç. İğrenç.” Çok kalın, bas bariton bir ses. Sesini bilerek kalınlaştırmaya çalışan ergen irisi çocukların sesine benziyor. Konuşurken sana bakmıyor, sesin duvardan sektiğini anlayabiliyorsun. Çok hızlı konuşuyor ama, önceki hayatında hiç bu kadar hızlı konuşan biriyle tanışmamıştın. Adam çok derin nefes alıyor. Ciğerlerine giden tüm nefesin boğazından geçerken ses çıkardığını duyabiliyorsun, sanki bilerek yapıyor gibi. Çok büyük nefes darlığı çekiyor gibi. Ölmek üzere gibi veya birkaç dakikadır suyun altından çıkmış da ilk defa nefes almış gibi. Gerçi… sen milyonlarca yıldır nefes almıyorsun ve normalsin.

Hayır… Deftere dokunulmayacak. Kimsenin defterine dokunmam ben. Hele ki…

İğrenç. İğrenç. O iğrenç.

Klaus Ludwig
Posts: 5
Joined: Tue Sep 03, 2019 10:44 am

Re: [Klaus Ludwig] Ölüler âşık olamaz.

Post by Klaus Ludwig » Sun Sep 29, 2019 10:27 pm

Akciğerler, iç solunum sırasında diyafragma ile gerilirken inspirasyon kaslarındaki kostaları kaldırarak göğüs boşluğunu sagital ve horizantal yönde genişletirler. Biz insanlar olarak, buna nefes alma deriz.

Özleyeceğim şeylerin uzun bir listesini yaptığımı hatırlıyorum çocukken. Reçelli ekmek, su kaplumbağları, gölde taş sektirmek.. ve bir sürü şey. Ancak yüzyıllar sonra ciğerlerime çektiğim derin bir nefesin bu listeye girebileceği bir kez olsun aklıma gelmezdi muhtemelen. Tahminlerimin daha da ötesinde olan şey ise, sanırım buna normalden çok daha abartılı bir sevinç göstermemdi. Neden ki? Öldüm ben. Çok net hatırlıyorum bunu.. oradaydım çünkü. Zehrin bütün bileşenlerini bizzat kendi ellerimle hazırladım.. asırlar geçmesine rağmen hatırlıyorum bunu. Hata payı yüzde sıfır. Koca olarak, baba olarak, hatta insan olarak çok büyük hatalarım oldu farkındayım. Ancak bir doktor olarak asla. Beyaz önlüğüm ve steril eldivenlerim üzerimde olduğu sürece, hata yapma ihtimalim milyonda sıfır.

Mümkün değil.. az önce ciğerlerime çektiğim şeyin oksijen olması imkansız. Öldüm ben. Neden bu iğrenç gerçeği düzenli aralıklarla kendime hatırlatma zorunluluğu hissediyorum? Masanın tozlu bacağının görüntüsü canlanıyor zihnimde.. gördüğüm son şey buydu. Öldüm ben. Ruhumu ve geriye kalan her şeyimi ortaya koyduğum kumar masasından elim boş ayrıldım. İnsanlığımı kaybettim o masada.. duygularımı kaybettim, gülümsememi kaybetim. Masada bıraktığıma binlerce kez şükretmeme sebep olacak tek şey korkularımdı. Gri ve kasvelti varoluş maceramı en karanlık tümseğinde noktalayarak başlangıcın sonunu getirdim ben. Acıyamaz ciğerlerim.. boğazımdaki yumruyu hissedemem. Kalbimin pompaladığı kanın sesini duyamam, kirpiklerimdeki kaşıntının gerçek olma ihtimali yok. Kaç kez söylemem lazım daha? Öldüm ben.

Bahsettikleri, öve öve bitiremedikleri tanrının hoşgeldin deme şekli bu ise, kendisi ile göz teması kursam dahi yoksaymaya devam edeceğim. Cesedimin çürüyüşüne birinci elden tanık olduğumu hatırlıyorum binlerce yıl boyunca. Nasıl bu rahatsız sandalyede oturuyor olabilirim şuan? Neredeyim ki? Araf dedikleri şey bu mu yoksa? Sonsuza kadar sürmesine ihtimal vermiyorum. Ters giden bir şeyler var.. hissedebiliyorum bunu. Hissedebildiğim bir diğer şey ise uzun bir süre boyunca yanıbaşımdan ayrılmayıp, yıllardır bir anlığına bile ziyaretime gelmemeyi seçen eski dostum olan acı. Evet.. acının ta kendisi olduğuna eminim bileklerimde dolaşan şeyin. Ellerimdeki düğümün sıkılığına bakılırsa, her neredeysem beni buraya getiren kişi konforumu pek umursamıyor olsa gerek.

Yumuşak sesi duyduğum anda ölümcül voltajda elektrik yemişçesine yerinden sıçrıyor bedenim aniden. Abartmıyorum, eğer şu sandalyeye bağlı olmasaydım tavana çarpabilirdim heyecandan. Titremeye başlıyor ellerim.. kalbim senelerce pompalamadığı kanın tamamını bir anda göndermek istiyor gibi bütün hücrelerime. Nefes alış-verişlerim düzensiz fakat temposu normal gibi.. algımı yitirmek için doğru bir zaman değil. Bu o olamaz. Livvy öldü. Hayır, kendimi kandırmaya gerek yok, ölümden sonra gideceği yer her neresi ise benim gideceğim yerden çok daha uzakta olmalı. Onun gibi günahsız bir meleğin benim gibi ruhunu satmış bir adam ile aynı cehenneme gönderilme ihtimali, ölmemiş olmamdan daha düşük. Lavanta kokusunu filtrelemeye çalışıyorum burun kaslarımı sıkarak. Ölüler koku alamaz.

Gözlerim kapalı. Gerçekliği olduğu gibi kabullenmek tek seçeneğim değildir belki de. Konuştuğu dil benimki ile aynı olmasa bile, bir saniyeliğine, belki de yarım saniyeliğine de olsa onu Livvy olarak hayal etmek istiyorum. Yüzümdeki gülümseme anlık olarak yanaklarım boyunca yayılıyor.. ne hissetmem gerektiğini hatırlamaya çalışıyorum. Herhangi bir duyguyu yaşamayalı çok uzun zaman oldu. Bağlı olmasalar kollarımı açardım iki yana.. tıpkı her akşam eve geldiğimde yaptığım gibi. Severdi beni koşarak karşılamayı. Kucağıma atlayıp-

Hayır. Kendine gel! O günler bitti. Asla geri gelmeyecekler.

Borozanımsı ergen sesi ile kendime geliyorum. Farkındalığım, bilincim ve algım her geçen saniye biraz daha artıyor gibi. Şuan her şey, birkaç saniye öncekinden daha gerçek. Daha somut. Şömine sesleri.. çatırtılar.. duvarlar.. odada yalnız olmadığımıza eminim. Muhtemelen sayabildiğimden fazlası vardır.

Defter.. defter de neyin nesi? Bin yıllar boyunca yapmadığım bir şeyi yaparak, minimal bir refleks ile kafamı silkeliyorum hafifçe. Gözüm daldığında yapardım bunu. Livvy'nin yokluğunun beş duyu organıma uyguladığı baskı giderek azalıyor ben gerçekliğe adapte oldukça. Sakinim.. hissizim.. hazırım. Buradayım. Ciğerlerim solunum yapmayı tekrar öğrenmiş gibi. Organlar işlevini unutmaz. Biri ile konuşmayalı ne kadar süre geçmiş olabilir ki? Ölmeden önce bile yıllar olmuştu kendi sesimi duymayalı. Boğazımı temizliyorum yavaşça.. ses tellerimdeki titreşimi her zerresine kadar hissederek konuşmaya başlıyorum kafamı kadının sesinin geldiği yöne çevirerek.

"Hele ki ne?"

GM
Site Admin
Posts: 22
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

Re: [Klaus Ludwig] Ölüler âşık olamaz.

Post by GM » Thu Oct 17, 2019 6:01 pm

Uyanmış. Baksana, baksana. Uyanmış o.” Sesin sana doğru geldiğine eminsin, çünkü iki adet adım sesi sayıyor kulakların. Kalın sesli adamın sesi bu yine. “Baksana Mimi, başardık.

Biz başarmadık, “O” başardı. Bizim bu zaferde bir katkımız yok.

Başardı o. Baksana, başardı.” Akılsız bir adam gibi, belki beş yaşındaki bir çocuğun etrafındaki her şey hakkında soru sormasına benzetiyorsun bu davranışı. Fazlasıyla garip. Lavanta kokusu, yüzünün üzerine doğru gelen havayla biraz hafifliyor. Kadın’ın elini hızlıca yüzünün üzerine doğru yelpaze gibi kullandığını anlayabiliyorsun. Birkaç kere yapıyor bu hareketi. Gözlerin kapalı bile olsa burnun, ağzının çevresi ve dudaklarına temiz hava geliyor. Hareket ettikçe birtakım şıkırtılar duyuyorsun. Odanın içindeki şöminenin çıtırtılarını bastırıyor bu şıkırtılar.

Hele ki’sinin hiçbir önemi yok, Ludwig. Hoş geldin. Biz de seni bekliyorduk. Hem de haftalardır bekliyorduk.” Oldukça rahatlatıcı bir ses bu, seni rahatlatmak için özellikle yapıyor olması ihtimalini getiriyor aklına. Hafif bir fısıltı sesi gibi, uzaklardan gelen serin bir rüzgâr. Lavanta ve daha birçok kokunun karışımı. “Gerçekliğe hazır olduğunu düşünüyorum, Ludwig. Birazdan gözünü açacağım. Gerçeklik en başta ağır gelebilir, bu yüzden sakin olmanı senden rica ediyorum. Ağır gelmesi ihtimaline karşı ellerindeki bağı çözmeyeceğim. Kendini hazır hissettiğin anda başınla üç kere onaylamanı istiyorum.

Ne hakkında konuştuğu hakkında en ufak bir fikrin bile yok. Gerçeklik de neyin nesi? Nasıl bir konuşmanın içindesin? Hiçbir fikrin yok. Tek bildiğin şey, kullanmadığın en son duyunu da kullanmayı istediğin.

Klaus Ludwig
Posts: 5
Joined: Tue Sep 03, 2019 10:44 am

Re: [Klaus Ludwig] Ölüler âşık olamaz.

Post by Klaus Ludwig » Tue Oct 22, 2019 12:16 am

Bunun ne olduğunu tam olarak biliyorum. Ne biliyor musunuz? Mesleki deformasyon. Evet. Gördüğüm sayısız ölüm, titremeler, ölüm çığlıkları, yardım feryatları.. hepsi insanlığımın zayıf ve kırılgan taraflarını söküp aldı benden zamanla. Kendi türümün menfaati adına benliğimi feda ederek evrildim. Geldiğim son noktayı şöyle bir hatırlamaya çalışıyorum da, neşteri göğüs kafesinin tam ortasında gezdirirken elim bir ağaç kütüğünden daha az titriyordu. İşte bu yüzdendir ki, bizler için gerçeklik algısı normal insanlar gibi bir durum değil. Hayır, bizler olmamız gerekenden çok daha hazırlıklı olduk hayatımız boyunca. Biz beyaz önlüklüleri o boynunda haç kolyesi taşıyan siyah cüppelilerden ayıran yegane şey farkındalığımız ve realistliğimizdi.

Kadının kim olduğu hakkında bir fikrim yok, fakat 'gerçekliğe' hazır olmam konusunda söyledikleri gerçekten dikkatimi çekti.. Pragmatik ve rasyonel bir adam olarak gerçekliği hakettiğimi düşünüyorum. Gözlerimdeki bandajlar önümde duran devasa soru işaretini ne kadar daha gizleyebilir ki benden? Bu gece sıradan bir gece değil. Zihnimi toparlamaya çalıştıkça beynimin dip noktalarında imgelerin bulanıklığı azalıyor.. her şey daha berrak ve keskin hatlarla beliriyor gözümün önünde. Buna rağmen, hala kabullenemediğim tek şey ölümün ardında olmam. Böyle olmamalıydı.. kendimi sonsuz karanlıkta bulmayı beklerken ait olduğum cehennemin başka bir katmanında belirdim bir anda. Hayır! Yine aynı hatayı yapıyorum.. odaklan Klaus! İçinde bulunduğun durumu sorgulama. Adapte ol ve ilerlemeye devam et!

Diyaframıma doldurduğum yarım bir nefes ile içime çektim lavanta kokusunu. İlginçtir.. baygın veya şokta olan insanları normale döndürmek için kahve koklatılırdı. Lavantanın ise kasları gevşettiği ve hormonal stresi azalttığı yönünde bir araştırma okumuştum.. bunu bilerek yapıyor olabilirler mi? Kim bunlar? Mimi.. kesinlikle almanca değil. Aslında.. konuştukları dilin almanca olduğunu bile zannetmiyorum. Bu dipsiz bilinmezlik çukurundan kurtulmak için öncelikle gözlerimi açmam gerekiyor.. Sonrasını düşünmeme gerek yok.

Yanak kaslarımı yeniden hissedercesine yarım bir gülümseme beliriyor ağzımda. Başımla üç defa onaylıyorum.


GM
Site Admin
Posts: 22
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

Re: [Klaus Ludwig] Ölüler âşık olamaz.

Post by GM » Mon Nov 04, 2019 12:40 am

"Peki o zaman, öyleyse başlıyorum... Ludwig..." diyor sessizce.

Gerçeklik senin kaldıramayacağın kadar yüce bir şey mi ki, böyle davranıyorlar sana? Sen gerçeklikle yoğuruldun. Gerçeklikle büyüdün. En ağır gerçeklikleri bünyende taşıdın. Sen en büyük acılardan en kötü sonuçlara giden yolları da denedin, en mutlu günlerin en kekremsi günlere dönüşmesini de izledin. Senin önüne ne geçebilir? Daha görmediğin ne görebilirsin?

Johann. Bana kalpleri ver.” Diyor, adının Mimi olduğunu düşündüğün kişi. Sesindeki ani değişimi hissedebiliyorsun. Gergin. Çatallı. Korku dolu. “Tabii.” Diyor, aşırı kalın sesiyle, isminin Johann olduğunu öğrendiğin kişi. Odadaki gerginlik arttıkça, güzel kokunun yoğunluğu da artıyor.

Korkuyorum Johann. Elimi tut.
Seninleyim.

Ardından yine o sesi duyuyorsun. Sanki biri, boğazına kadar kendi elini sokuyor. Çenesi çatırdıyor, kırılıyormuş gibi bir ses çıkarıyor. Öğürme sesi de ardından geliyor. Ne olduğunu anlayamamak seni yiyip bitiriyor. Neden hala gözlerini açmadılar? Sana ne yapıyorlar bu insanlar? Gitmek istiyorsun belki ama, seni alıkoyuyorlar. Bu insanlar sana ne yapıyorlar?

Ummum. Rabum. Marman. Tufan… Açılsın gözü. Gerçeği görsün. Gerçekliği görsün.

Çok zarif bir el hissediyorsun alnının tam ortasında, kaşlarının biraz üzerinde. Alnına bir şey çiziyor. Dokunduğu yerlerde bir sıvı hissediyorsun. Sıcak bir sıvı. Bir daire bu, tam ortasında bir çarpı işareti çiziyor ardından. Dokunmayı, sözler söyleyene kadar bırakıyor. Ellerini birbirine dokundurduğunu duyabiliyorsun. Kalbin sesini duyabiliyorsun. Mimi’nin el çırptığını. Elindeki yumuşak cismi, kalp olduğunu tahmin ediyorsun, iki eliyle ezmeye çalışıyor. Kalbin ezilme sesini duyuyorsun. Dağılıyor. Kanın etrafa sıçradığını duyabiliyorsun. Ardından o kalbin yere düştüğünü de duyuyorsun. Ardından bir metalin tahtaya sürtüldüğünü duyuyorsun. Bu sese aşinasın, ameliyat aletlerini masadan kaldırırken çıkan seslere benziyor.

Ummum. Rabum. Marman. Tufan. Açılsın gözü. Gerçeği görsün. Gerçekliği görsün!” bağırıyor bu sefer. Sesindeki çatallanma giderek artıyor. Ağladığını hissedebiliyorsun. Sesindeki korku sana da bulaşıyor, oda giderek daha çok lavanta kokuyor. “Elimi tut Johann.” Sen de bu iki genç aşık gibi korkuyorsun. Ne olacağını bilmemenin verdiği korku, tüylerini diken diken ediyor. Hayata dönmenin verdiği heyecan seni bırakıp gidiyor.

Hazır mısın?
Değilim.

Ardından bir saplanma sesi duyuyorsun. Ardından bir çığlık. Ağlıyor Mimi. Çığlıklar atarak ağlıyor. Acı çekiyor. Daha önce hastalarının kemiklerini kemik testeresiyle kestiğin zamanki çığlıklar gibi. Acımasız bir feryat. Çılgınca bir acı. Ama yine de alnını bir an olsun bırakmıyor. Keskin, bakımlı tırnaklar hissediyorsun alnında. Ama bu odada sadece Mimi’nin acısı var artık. Bütün düşünceler, Mimi’nin üzerinde. Sen bunu nereden biliyorsun? “Seppûm. Sesler kesilsin.

Tekrar ediyor. “Ummum. Rabum. Marman. Tufan. AÇILSIN GÖZÜ. GERÇEĞİ GÖRSÜN. GERÇEKLİĞİ GÖRSÜN.



Ardından çok yumuşak ve sıcak bir nesneyi alnına değdiriyor. Bu bir göz. Mimi, kendi gözünü senin alnına değdiriyor. Tam işaretlediği yer ve elinin arasında bir kafese kapatıyor kendi gözünü. Birkaç saniye böyle kalıyorsunuz. Etraftaki tüm sesler bir anda kesiliyor. Mutlak sessizlik, bütün odayı kaplıyor. Ne şöminenin sesi ne de feryat eden Mimi’nin sesi kalıyor ortamda. Alın derin giderek geriliyor. Ardından, bir paket gibi açılıyor alnın. Hiç acı çekmiyorsun. Sessizlik huzur getiriyor. Vücudun, beynin, tam o an huzur buluyor. Acılarından kurtuluyorsun. Alnın kanıyor, ama acıtmıyor. Geçmişin hayaletlerinden bir süre olsun kurtuluyorsun. Mutlak sessizlik, bütün sorunlarını çözüyor. Şeytanların tek tek yok oluyor. Yeni bir göz kapağı oluşuyor alnının tam ortasında. Masumane düşüncelerin, şeytani hislerin, haksızlıkların, yoksunluğun, eksikliklerin yok oluyor. Göz kapağının tam altında bir oyuk açılıyor bir anda, acısız halloluyor. Bu sessizliği milyonlarca yıl yaşadın. Işık yok. Ses yok. Yeni göz kapağına yeni kirpikler oluşuyor. Kendinle baş başasın. Zihin odandasın. Fakat şu an… affedildin…

Vücudun gözü kabul ediyor bir anda. Bir ilahi duymaya başlıyorsun. Vücudun yeniden şekilleniyor. Hissedebiliyorsun bu sessizliğin içindeki mesajı. Sessizlik, bir amaç veriyor sana. Uğuruna ölünebilecek bir güzellik. Sessizlik seni buraya getirdi ve o göz seni yaşatacak. Bütün hislerinden arınıyorsun bir anda bu lavanta kokusuyla. O an gerçekliğin farkına varıyorsun. Omnigeometrik Gerçeklik. Nasıl da uyanamadın? Yanı başındaydı her zaman, hep yanındaydı. Hiç görmediğin bir renk. Hiç duymadığın, fakat en sevdiğin o eser. Seni en çok güldüren, hala duymadığın o şaka. Sevdiğin biri değil, sevginin kendisi. Hepsini anlıyorsun. Bütün acılarından sıyrılıyorsun bir anda. Geçmişini geride bırakıyorsun. Görmeye başlıyorsun. Omnigeometrik Gerçeklik. Sesler çok daha dolu artık. Hisler çok daha manasız. Sen koca bir yaşam atlattın Ludwig, fakat bu dünya seni özgürleştirdi. Sen özgürleştin. Maddeler birer titreşim. Aşk bir kimya. Teslimiyet. Omnigeometrik Gerçeklik. İnandığın her şey bir yalan, ama duyduğun her şey doğru. Hiç görmediğin o renk, sözlerinle tanımlayamazsın ama görüyorsun onu işte, diğerleri gibi o da karşında. Hepsi birer yaşanmışlığın hikayesini anlatıyor. Bu sessizlik seni büyütüyor. Omnigeometrik Gerçeklik. Nasıl da hissedemedin, Hepsi yanı başındaydı aslında.

Düşmeye başlıyorsun bir anda. Hayatın, yaşadığın her şey, aldığın her karar ve yaptığın her aksiyon seni tam bu noktaya getirdi. Uzayda süzülüyorsun, kanatlanıyorsun. Az önce bulunduğun odadan çok uzaktasın. Kozmosun içinde bir tozsun. Yıldızlara dokunuyorsun. Bulutsular genişleyip yeni güneşler yaratıyorlar. Milyarlarca yıl daha geçiyor burada, yıldızlar çarpışıyor, Hepsi de o göremediğin rengin farklı tonlarına boyanıyor. Zaman burada bir sınır değil. Akış buradaki bir kısıt değil. Düştüğün yer, varoluşun başlangıcı. Varoluşa dokunuyorsun. Doğum mucizesi ve ölüm musibeti. Varoluşun mihenk taşlarını ellerine alıp bir duvar oluşturuyorsun, ardından gerilip o duvarın üzerinden atlıyorsun. Varlığın ötesini görüyorsun. İlk çarpışan atomlar ve o Büyük Patlama. Elbette. Nasıl anlamadın? Hepsi yanı başındaydı aslında.

Düşmeye devam ederken evrenlerden geçiyorsun, karanlıktan aydınlığa bir adımda yüzbinlerce ışık yılı kat ediyorsun. Bulutsular, galaksiler, gözler, hisler. Hepsi burada. Acı, keder, mutluluk, heyecan, hissizlik… Hepsi tam bu noktada. Geçmişi görüyorsun, geleceği de. Sen bu noktadayken tüm yaşanmışlığa hakimsin. Karanlıkta milenyumlar geçirdin. Ve o milenyumu bir saniyede tekrar yaşıyorsun. Nasıl farkına varamadın? Hepsi yanı başındaydı aslında.

Gözlerindeki bağın çözülmesiyle uyanıyorsun kozmik yolculuğundan. Bir saniyede evrenler gezdin. Takımyıldızlarının arasından uçtun. En sıcak yıldızlara öpücükler kondurdun. Kimsenin görmediği, ve göremeyeceği yerlere adımlar attın. Bulutsulardan çiçekler topladın. Ama şu an buradasın.

Farklı bir görüş bu, daha önce yaşadığın bir his değil. Görüş yeteneğinin farklılaştığı aşikâr. Sesler de geri geliyor. İki farklı görüşün var, fakat buna hemen alışıyorsun. Feryat figan ağlayan bir kız çocuğu Mimi. Sarı, kulaklarının biraz üzerinde kesilmiş dağınık saçlar. İncecik bir beden, iki parmak genişliğinde bilekler. Tüm vücudunu kapatan koyu sarı bir pardösü giyiyor Mimi. Sana bakıyor. Gözlerinden birinin olması gereken yerden kan aktığını görebiliyorsun. Göz soketlerinden biri de aynı şekilde boş. Yerde. Ağlıyor. Acı çekiyor. Yanında Johann’ı görüyorsun. Oldukça iri bir adam. Orantısız bir vücuda sahip. Aşırı geniş omuzlar, fakat çırpı bacaklar. Uzunca, kaba bir sakalı var sarı renkte. O Mimi’ye bakıyor, sana bakmıyor. Mimi’nin bulunduğu yerin biraz yanında, yerde, ezilmiş kalpler görüyorsun.

Oda, kırmızı duvar kaplamalarıyla bezeli, bir şöminesi olan, kare şeklinde bir oda. Tepenizde bir şamdan ve şamdandaki 17 mum, bütün odayı aydınlatmaktalar. Şöminenin cayır cayır yandığını görüyorsun. Odada dikkatini çeken bir başka obje, tam senin oturduğun sandalyenin karşısına asılmış olan, normal bir öküzün sahip olduğundan 3-4 katı büyüklüğündeki boynuzlu bir kafatası. Johann sana hiç bakmadan kalkıp ellerindeki bağı çözüyor. Ayağa kalkıyorsun, milyonlarca yıllık uykunun ardından. Odaya bakıyorsun. Odada bir masa var, üzerinde birkaç nesne taşıyor. Birinin neşter olduğunu biliyorsun ama, diğerlerinin ne olduğuna dair bir fikrin yok. Oturduğun sandalyenin dışında oturulacak başka bir yer yok. Bu görüşün, normal görüşündü.

Diğer görüşün ise biraz farklı. Cisimleri, geometrik şekiller olarak algılıyorsun. Kıvrımları geometrik algılıyorsun. Sanki binlerce çizginin birleşimi, etrafındaki her şeyi oluşturuyor gibi. Sanki binlerce boyalı karenin birleşimi görüşünü oluşturuyor. Bütün çizgiler aynı renkte, tiz bir mavi renge sahip. İkinci görüşünle odaya baktığın zaman milyarlarca kare, çember, çizgi görüyorsun. Eğer bir cisim, geometrik olarak ifade edilebiliyorsa, onu geometrik bir cisim olarak görüyorsun. Eğer, cisim birkaç geometrik cismin birleşimi olarak tanımlanabiliyorsa, o cisimlerin yan yana çizilmiş hali şeklinde algılıyorsun. Tüm dünyayı geometrik olarak tanıyorsun tekrardan. Bu görüşe alışman birkaç saniyeni alıyor. Mimi’nin olmayan gözünün üzerinde, normalde olması gerekenden binlerce kat fazla çizgi görüyorsun. Aynı şekilde, Mimi’nin kalbinin tam üzerinde de milyonlarca çizgi görüyorsun.

Çizgiler her şeye anlam katıyorlar. Hiç görmediğin bir algı bu. Yeni bir duyun var artık, diğer insanların ulaşımının olmadığı bir yeni görüş. Dünyayı algılamanın yeni bir yolu. Hiç görmediğin o yepyeni renk. Omnigeometrik Gerçeklik.

Nasıl da göremedin? Her şey tam karşındaydı aslında.
Üçüncü gözünü açıyorsun.

Klaus Ludwig
Posts: 5
Joined: Tue Sep 03, 2019 10:44 am

Re: [Klaus Ludwig] Ölüler âşık olamaz.

Post by Klaus Ludwig » Tue Nov 05, 2019 12:10 am

Lavanta kokusunun tatlı hafifliği, çene çatırdaması sesleri ile birleştiğinde çok daha farklı bir hal alıyor. Radikal insanlar tarafından oynanan bir korku tiyatrosunun perde arkasında gibiyim. Dekorlar çok ucuz, fakat herkes aynı gerçekliğe inanıp el ele tutuşuyor sanki. Kendi kendime sorduğum 'nasıl' soruları yavaş yavaş 'neden'lere evrilmeye başlıyor. İçinde bulunduğum durumun yaratmakta olduğu nahoş ve karanlık his fazlası ile tanıdık geliyor.. Milyon asır önce olsaydı, buna kesinlikle 'karın ağrısı' derdim. Kendimi hala insan olarak tanımlayabildiğim yıllar her zamankinden daha uzak geliyor şimdi. Sahi, bu kadar yavaş mı geçti gerçekten zaman?

Belki algıma yenik düşüp ben öyle sandım, belki de gerçekten andırıyorlardı birbirlerini.. fakat Mimi ve benim Livvy'm arasındaki tuhaf benzerlik giderek azalmaya başlamıştı. Panik olmuş gibi gözükmüyordu aslında, fakat içindeki korkuyu gözlerim bağlıyken bile hissedebiliyorum. Kaç yaşında olabilir ki? Yumuşak ve östrojen aromalı sesinden yola çıkarak genç bir kız olduğunu tahmin ediyorum. Livvy iyi bir hemşireydi.. en kanlı operasyonlarda bile duygularını hissettirmezdi. Sanırım önümdeki kadına birkaç saniye içersinde neden haddinden fazla sempati beslediğimi biliyorum.. Bunu kendime itiraf etmek pek hoşuma gitmiyor, fakat dilsiz karımın sesini hep bu şekilde hayal etmiştim. Yalan söylemeyeceğim.. gözümdeki bandajlar bir süre daha kalsa rahatsız olmam.

Odadaki üçüncü şahsın isminin ikinci kez zikredilmesi ile silkilircesine kendime geliyorum tekrardan. Farkındayım.. O benim Livvy'm değil. O Johann'ın Mimi'si. Merak ediyorum da, acaba onların hikayesi de benziyor mu benimkine? Yani, şuan içersinde bulunduğumuz durumu 'ölümden sonraki hayat' olarak tanımlayacak olursak, uyandıklarında onlar da benim gibi yalnızlar mıydı yoksa birbirlerinin elini mi tutuyorlardı? Bunu merak ediyorum, çünkü eğer öyle ise din tüccarlarının öve öve bitiremediği 'ahiret adaleti' koca bir yalandan başka bir şey değil demek ki. Asırlarca süren yalnız bekleyişim boyunca kendimi hep en kötülerine hazırlamıştım içten içe. Zor olmuştu evet, fakat ikna edebilmiştim ruhumu sonsuz yalnızlığın gerçekliğine. Benim için olmasa da, bu dünyanın realitesinde böyle bir şey yoktu belli ki.

Johann'ın tok sesi ile verdiği cevabı duymamış olsaydım, neredeyse ben telkin edecektim kızı. Hayır.. kendimi onlarla özdeşleştirmeyi bırakmalıyım. Tuhaf bir şekilde şiir okumaya başlıyor kız. Hayır.. şiir değil. İkinci kıtası yok. Ne yapıyor bu? Aç artık şu bandajlarımı! Gerçekliği görmek.. benden mi bahsediyor? Siktiğimin gerçekliği ile aramdaki tek şey ısrarla gözlerime bağladığınız o dandik bez parçası! Armoninin sırası mı? Ah.. sakinliğimi korumalıyım. Neden bilmiyorum, ama mutlu gibiyim. Cehennemde bile olsam yalnız olmayacağımı bilmek biraz içime su serpmedi değil. Yapabilirim sanmıştım. Gençtim sonuçta.. gerçekten inanabiliyordum yapabileceğime. Hayır genç Klaus.. hayır.. depresifler yanılıyor. Yalnızlığa alışılmaz.

Saplanma sesinin ardından gelen çığlık ile irkildim. Beynim, saniyenin onda biri kadar bir süreliğine vücuduma "hareket geç!" emri vermiş olmalı. İstemsiz bir refleks ile kıza ilk yardım yapacaktım az daha. Ah.. mesleki deformasyon işte. Ellerim bile çözülmedi daha oysa. Feryatların şiddeti yükseliyor.. kendimi çok ama çok zorluyorum "iyi misin?" dememek için. Ona güvenmek zorundayım. Üç kere başımı sallamamı istedi.. daha fazlasını değil. Alnımda iğrenç bir baskı hissediyorum.. önce bunun bir tabanca olduğunu düşünüyorum, fakat hayır.. soğuk ve metalimsi bir şey değil bu. Bu.. fazla sıcak. Fazla canlı. Bu Mimi.

Tekrar ediyor ritüelini.. bu kez her zamankinden daha hiddetli. Yaptığı şeyin ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yok, fakat bir insan bir şeyi gerçekten inanarak ve isteyerek yaptığında, bunu hissedebiliyorum. Ah.. keşke azminin sebebini öğrenebilsem genç kız. Emin ol şuan tek istediğim üzerindeki yükün bir kısmını üstlenebilmek. Ancak görüyorum ki, yaptığın şey her ne ise bu taşın altına tek başına girmen gerekiyor. Bana gelene kadar, Johann'ın müdahale etmemiş olmasının başka bir açıklaması olamaz. Bir erkeğin, sevdiği kadının canı yandığında neye dönüşebildiğini iyi biliyorum. Şuan güçlü kalması gereken tek kişi Mimi ve ben değiliz.

Ani ve derin sessizlik.

Bu ihtimali geçirmiştim aslında kafamdan. Gerçek olma ihtimalini düşünmek bile istememiştim en başta, fakat şuan kesinlikle eminim.. alnıma yerleştirilen şey bir göz. Mimi'nin kendi gözü. Alnımdaki tatlı ıslaklık acı vermiyor.. vücudumun bunu nasıl bu kadar kolay kabul edebildiği konusunda şaşkınım. Uyum sağlamalıyım.. gerçekliğe, varolan şeye uyum sağlamalıyım. Kirpikleri hissedebiliyorum.. göz kapağımı hissedebiliyorum.. bu his daha önce yaşadığım herhangi bir şeye benzemiyor. Yeniden ciğerlerime akın akın hücum ediyor lavanta kokusu. Kesinlikle rahatsız edici değil. Aksine, şuan buna çok ihtiyacım olduğunu söyleyebilirim.

Uçuyor gibiyim.. fakat daha önce hiç yere bu kadar sağlam basmamıştım. Ölüyor gibiyim.. ama bu kadar keskin bir canlılığı içimde hissettiğimi hatırlamıyorum. Görüyor gibiyim.. hayır.. daha önce hiç görmemişim ki?

Omnigeometrik gerçeklik. Bu.. bu mükemmel bir şey. Biraz önce gözümdeki bandajlar için sızlandığıma inanamıyorum.. bu nasıl bir şey böyle? Yıldızlara dokunduğum sırada yanıbaşımda duran gerçeğin farkına varıyorum; ben daha önce hiç yaşamadım.

Nihayet açıyorum gözlerimi. Uyandığım odadayım tekrar. Önümde ağlamakta olan kızın tahmin ettiğimden çok daha genç olduğunu fark ediyorum. Johann.. neyse ki Johann'ı var. Gözünden akan kanı gördüğümde iyice emin oluyorum, alnımdaki göz kesinlikle ona ait. Neden yaptın bunu çocuk? Neden? Omuzlarımda tuhaf bir sorumluluk yükü hissediyorum bir anlığına. Uzun bir gece olacağı kesin.. konuşulacak çok fazla şey var. Omnigeometrik gerçeklik ha..

Sadece bakmak istiyorum.. seyretmek istemiyorum odayı saatlerce. Görebilmeyi o kadar özlemişim ki.. ama bu seferki çok daha farklı bir his. Geometrik şekiller.. çizgiler.. gerçeklik gerçekten böyle bir şey miydi yani?

Elektrik çarpmışçasına ani bir titreme geliyor vücuduma. Kafamı sallıyorum iki yana hafifçe. Hızlı bir refleks ile Mimi'nin yanına doğru koşmaya başlıyorum. Sendeliyorum biraz.. bu şekilde görmeye alışık değilim. Yanına vardığım an diz çöküyorum. Sağ elini alıyorum eline.. ince ve narin bileklerini yavaşça avcumla sarıp nabzını ölçüyorum. Müdahale edilmezse kan kaybından ölebilir. Buna izin vermem mümkün değil. Boşta kalan elimi kafasına yaklaştırmak istiyorum önce.. eksik gözünden akan kanı durdurmak için. Yapmıyorum.. havada donakalıyor elim. Burası yeterince hijyenik mi? Elim en son ne zaman yıkandı? Riskli olabilir.. bu dünyanın gerçekliğine giderek daha fazla alışıyor olsam da, kendi vücudum hakkında çok az bilgiye sahibim.

"Sargı bezi. Johann.. steril pamuk, alkol ve sargı bezi getirmeni istiyorum. Mümkünse hemen. Kanamayı durdurmaya çalışacağım. Bandajladıktan sonra yatırmamız lazım."

Mimi'nin hala yerine olan tek gözüne bakıyorum kafamı iyice yaklaştırarak. Göz bebeklerinin büyüklüğünü test etmeye çalışıyorum fakat.. çok zor. Geometrik şekiller kafamı karıştırıyor.. ayrıca kalbindeki parıltı da ne? Hayır.. bir de kalp kanaması mı söz konusu? Yeterince erken müdahale edersem başarabilirim. Mesleki bir hastalık mı yoksa yalnızca vicdani bir sendrom mu bilmiyorum, fakat şuan umrumda olan tek şey kan kaybını durdurmak.

"Mimi.. beni duyabiliyor musun? Derin nefes alıp vermeni istiyorum. Ve mümkünse ben aksini söyleyene kadar uyanık kalmanı. Anlaştık mı?"

Bunca bilinmezliğin arasında içten içte emin olduğum tek bir şey var.. gerçekten uzun bir gece olacak.

Post Reply