[Viorel Vulpe] Ölüler zevk alamaz.

Post Reply
GM
Site Admin
Posts: 36
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

[Viorel Vulpe] Ölüler zevk alamaz.

Post by GM » Mon Sep 23, 2019 4:48 pm

“Dup!”

En şatafatlı gerçeklik, “Ölüm” için ne kadar da çirkin bir ses. Beyin fonksiyonlarını tamamen kaybettiren, devam etmese bile seni hayatın boyunca bir patlıcana çevirecek olan o ses… “Dup.”

Hayatın tam o an bitiyor aslında, daha fazla vahşiliğe lüzum yoktu evet, ama bitiriyor başladığı işi, yere döküyor beynini. Kaç saymıştın, 5 mi? Senin gibi zarif bir adam için ne kadar da yakışıksız. Ne kadar yanlış. O an orada dirilip kendine daha görkemli bir ölüm vermek istemez miydin? İntihar gibi, havalı bir seçim mesela. Kendi hayatını kendi elinden almanın özgürlüğünü kanıtlarcasına atlamak istemez miydin Romanya’nın en yüksek kulesinden? Bir şeyler için uğraşırken ölmek. Özgürlük için, hayat için, güzellik için, estetik için ölmek yerine ne için öldün? Sikin için.

Nasıl bir hırs ise bu kadının erkeğini kaybetmesi, devam ediyor vurmaya o iğrenç denebilecek büst ile. Bilerek seçmiş olmalı, başka bir şey gelmiyor aklına. Sana ölümlerin en çirkinini verebilmek, o çirkinliğin içinde bile biraz olsun güzellik bırakmamak, kadının tek isteği haline gelmiş… Beynin dağılıyor, et ve kan saçlarınla karışıp büste bulaşıyor. Her darbede biraz daha bulanıyor o tiksinç bulamaç sıvıya yaptığın en çirkin büst. O büstle öldürüleceğini bilsen yine o büstü yapar mıydın? Öldürüleceğini bilsen, o adamla birlikte olur muydun? Ne pahasına bu ölüm… Estetik için ölür müydün?

Sen bunları düşünüyorken hala devam ediyor kadın sana vurmaya… senden kalan her ne ise. Belli ki o yerde yatan şey… sen değilsin. Ama hissediyorsun kadın sana vurduğu için. Nasıl? Bilmiyorsun. Daha önce hiç ölmedin ki! Anatomiyi, vücuttaki her kası ezberledin. En çirkininden en güzeline binlerce insan gördün. Kadavralar inceledin, insanlar inceledin. Michelangelo’nun en güzel işlerine baktın yıllarca. Donatello, Bernini senden sorulur. Hiç böyle bir şeyle karşılaşmış mıydın? Öldükten sonra bile düşünebilen bir adamı düşünmüş müydün? Düşünen adam… güzel bir heykel fikri.

Beynin dağılsa bile kalbin bir süre durmadığı için kanın yayılıyor cesedinin etrafına. Kanının sıcaklığını hissediyorsun boynunda, göğsünde, yanağında. Bu hissetme işi bir süre önce bitmiş olmalıydı. Dünyayı terk etmiş olmalıydın. Değil mi? Bilincin kapanmış olmalıydı ve bir melek olarak uzaklaşmış olmalıydın. Ya da her ne ise… zaten hiç ilgilenmemiştin bu dinmiş, şeytanmış, ekmekmiş… Şarap güzeldi gerçi. Değil mi?

Olduğun gibi uzansan bile hiç hareket edemiyorsun. Duyularının tamamı seni terk etti ama biri hariç. Dokunabiliyorsun, ama uzanamıyorsun. Hissedebiliyorsun, ama çok az. Seni bulduklarını tahmin ediyorsun. Bedenini yukarı bakacak şekilde çeviriyorlar. Gerçi, artık kafan, bir beyin kemik ve kas bulamacına dönmüş olduğu için bunu neden yaptıklarını anlayamıyorsun. Refleksif bir hareket olmalı, birilerini yukarı baktırmak. Yerler çok soğuk ve yerdeki mermer tozlarını hissedebiliyorsun. Sana dokunan elleri hissedebiliyorsun. Boyundan yukarısı eksik olan vücudunu bir örtünün üzerine koyduklarını duyabiliyorsun. Aynı zamanda da, bacak aranda bir sıcaklık hissediyorsun. Muhtemelen altına işiyor olmalısın. Yani, senden arta kalan ne varsa altına işiyor olmalı.

Önce bedenini yıkıyorlar, buz gibi soğuk suyu hissediyorsun fakat hiç irkilmiyorsun. Kafandan geriye kalan et parçalarını gizlemek için bir örtü örtüyorlar yüzüne. Birkaç saat sonra ise seni başka bir yere taşıyorlar. Tahtadan bir zemine ittiriliyorsun. Bu senin tabutun olmalı. Hiç bu kadar soğuk olacağını düşünmemiştin her şeyin. Zaten vücudun da ısıtamıyor seni, hep alışık olduğun o sıcaklığın çok çok altındasın. Titremek geliyor içinden ama titreyemezsin. Sen öldün. Donuyorsun. Hiç bu kadar soğuk olmamıştın. Korkutucu derecede bir soğuk. Hiçbir zaman ısınmayacağını bildiğin bir soğuk. Giderek soğuyor ortam. Toprağın altında olabilir misin artık? Toprağın altı ne kadar da soğuk.

Toprağın altındasın artık, bilincinle baş başasın. Ve soğuktan başka hiçbir şey düşünemiyorsun. Kar. Çıplaklık. Ayaklarının birbirine dokunduğunu hissediyorsun ama sanki ayakkabılarını çıkarıp sertleşmiş kara basıyormuşsun gibi. Zaman zaman ıslanıyor vücudun. Yağıp üzerine damlayan yağmurlar olmalı. Tipi yaşandığı zaman hissediyor vücudun, tabutun onca toprağın altındayken bile titriyor. Bazen birkaç çocuğun senin mezarının üzerinden yürüdüğünü düşünüyorsun.

Birkaç yağmur ve birkaç kar sonra ise o hislerin de geçiyor. Önce bacağının üzerindeki hisleri kaybediyorsun yavaşça. Ayakların, ellerini yiyor kurtçuklar. Hissedebiliyorsun. Acı bile, hissedilen tek şey olduğu zaman keyifli olabiliyormuş. Bu hapishaneden çıkmak istemenin sebebi acı değil, keder değil. Soğuk bitiriyor seni. Bu korkunç bataklık her geçen gün donuyor. Bu kahpe toprak her geçen gün daha da soğuyor.

Zihni yalnızlığın başlıyor o süreçte. Hissettiğin hiçbir şey kalmıyor. Birkaç yüz sene önce birtakım uyaranlar düşüncelerini meşgul ederken çok daha eğlenebiliyordun. Kendi kendine oyunlar yaratıp, bir sonraki hissin ne olacağına dair iddialaşıyordun kendinle. Zaman kavramını kaybediyorsun zamanla. Düşünecek o kadar çok şeyin varmış ki… İlk birkaç zaman diliminde geçmişini düşünüyorsun. Yaptıklarını. Yapamadıklarını düşünüyorsun. Hatalarını, gerçekleri, yalanları. Bir şeyi ne kadar düşündüğünü anlayamıyorsun zaten. Bir saat mi? Bir yıl mı? Yüz bin yıl mı? Bilebilmenin hiçbir yolu yok.

Bu hissizlik yavaş yavaş zihnini ele geçiriyor. En son ne zaman bir şey hissetmiştin? Hissettiğini zannetmiştin? Sonuçta bu zihinde uykuya gerek yok. Gözlerini kapatıp kaçabileceğin bir rüyalar alemi yok. Zihninde gün 24 saat değil, çünkü günlere gerek yok. Sadece sen varsın. Yaptıkların var. Yaşadıkların var. Bitenler ve başlayanlar. Senin hayatın biteli milyonlarca yıl oldu. Vulpe’lerin en aşağılığı. En hedonisti. En inançsızı. En ahlaksızı. Bu hayat senin için biteli yüz milyarlarca yıl oldu. Ve geri kalan her şey için sana sadece düşünmek kaldı.

Hiçbir şey hissetmiyorsun. Estetik bile, senin için geride kalan bir olgu. Hiçbir his yok.

Hiçbir his yok.

Hiçbir şey yok.

Derin bir nefes alıyorsun. Son nefesin.

İlk nefesin.

Viorel Vulpe
Posts: 5
Joined: Mon Sep 02, 2019 10:06 pm

Re: [Viorel Vulpe] Ölüler zevk alamaz.

Post by Viorel Vulpe » Sun Oct 13, 2019 12:22 am

En hakiki olgunun zamandan ibaret oluşunun kanıtlanmasına gerek yoktu.

Çünkü o sadece vardı. Var olması bile yetiyordu bizim gibi canlıların içinde yok olmasına. Bir deniz düşünün, kıyılarını göremediğiniz. Bir nehir düşünün, akıntısında boğulduğunuz. Zamanın içinde yok olmak, böyle bir histi. Amansız dalgaların arasında kulaç çekmeye çalışmak, sonsuz siyaha sanki ayağınızda bir pranga varmış gibi batmak. Bundan ibaretti her şey. Sadece, olurdu. Siz ne kadar çırpınsanız da, siz ne kadar direnseniz de, olurdu. O dalgalar üzerinizden akarken, su sizi sarıp sarmalarken farketmezdi bile varlığınızı.

Akar giderdi sadece.

Ne kadar acımasızdı zamanın akışı. Veya akmayışı mı demeliydim?

Zamanın akması bizim gibi insan denilen pislik mahlukatlar için gerekliydi ki, çıldırmayalım. Yoksa ne kurtarırdı bizi kendimizden? Kendi zihninizdeki karanlık bir odada hapis olduğunuzu düşünün, tüm düşüncelerinizle. Mutlaka bitmesini isterdiniz. Bitmesini istemek de, dolaylı olarak zamanın geçmesini ummaktı. Fakat ne kadar zaman geçse de, o odadan çıkamadığınızı düşünün. Zamanın akmasıymış, akmamasıymış, bunun bir önemi kalır mıydı?

Bence kalmazdı. Bunu tecrübe etmiş çarpık varlığımla haykırıyorum ki, bir önemi yoktu.

Kayaları eritip çatlatan bir nehir gibi, pürüzsüz bir çakıl taşı kılmıştı beni zaman. Hiç bir şey kalmamıştı benden geriye. İsmim bile yok olmuştu, onu söyleyecek birisinin sesini işitmeye o kadar muhtaçtım ki aslında. Hala varolduğumu kanıtlardı belki. Lanet olası denizin dibindeki bir çakıl taşından farklı olduğumun bir kanıtı...

Pürüzsüz yüzeyimi dağıtacak, beni tutup fırlatacak bir şey için yalvarmak istiyordum fakat yalvaracak bir varlığın olmadığına emindim. Zamanın canlı olmadığına da. Bir kuvvetti o, esen bir rüzgar gibi, deprem gibi, patlayan bir dağ gibi. Sadece vardı. Ben ise onun içerisinde yüzen balıktan ibarettim. Çoktan ölmüş, çürümüş ve kalıntıları bir çakıl taşına dönüşmüş bir balık.

Son kararım buydu. Evet, ben bir balık olmalıydım. Balıktan başka ne olabilirdim ki zaten? Ne olmayı istiyordum? Neydim? Ne olacaktım? Balık dediğin yüzer, ben de zamanda yüzen bir balıktım işte.

Fakat tek bir sorun vardı.

Balıklar nefes alır mıydı? Eğer alamıyorlarsa, "ciğerlerime" dolan şey neydi?

Ciğerlerim mi vardı benim?

Ben neydim ki?

GM
Site Admin
Posts: 36
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

Re: [Viorel Vulpe] Ölüler zevk alamaz.

Post by GM » Thu Oct 24, 2019 6:31 pm



Ölümün garip, anlaşılmaz, korku dolu köşeleri bir sanatçı için itici değil, keşfedilmeye hazır birer bahçedir. Bilincin dönüp, dolaşıp tekrar karanlığa dönmesi aşina olmadığın bir gerçeklik değil. Dünyada döngüsel olmayan tek bir şey getir, milyonlarca yıldır karanlıkta süzülen zihnine. Sonu, başka varlıkların başlangıcı olmayan kavramları canlandır aklında.

Temiz, soluk, maviye çalan beyaz renginde bir ışık canlandır vücudunda. Hareket ediyor onun hakkında her düşündüğünde. Ve onun hakkında düşünmeden edemiyorsun. Hızlanıyor. İlk nefesinin her zerresi biraz daha hızlandırıyor onu, nefes aldıkça, düşündükçe, var oldukça hızlanıyor o ışık. Kendi etrafında dönüyor gibi gözükse de başka açılardan baktıkça sen, aşağı doğru küçülen bir spiral şeklini aldığını görebiliyorsun. Gittikçe parıldıyor ışık. Vahşi bir parıldama, agresifçe dönüyor sen var oldukça. Döne döne, dolaşa dolaşa yaptığın heykellere dönüşüyor, düşüncelerine dönüşüyor. O kadar hızlı dönüyor ki, anılarına dönüşüyor.

Boşlukları dolduruyor, zihnini, var oluşunu çiziyor. Bu ışık sensin, düşündüklerin sensin. Işığın sana dönüşüyor. Vücudunu çiziyor, kafandan başlıyor seni çizmeye. Çizgi çizgi aşağı iniyor. Boynunu oluşturuyor, omuzlarını ve göğsünü. Kollarını, bacaklarını, ardından ayaklarını. Bilincin, vücudunla baş başa kalıyor… Kalıyorsunuz.

Aynalardan görsen de kendi suretini, vücuduna baksan da yansıtan sulardan ve yansıyan camlardan, hiç bu kadar uzak olmamıştın bedenine… veya milyonlarca yıldır bu kadar yakın. Yaklaşmak istiyorsun ona, sana ait o, senin. Bilinç olarak yaklaşıyorsun o içi boş et yığınına. Sensin o. Sana ait. Elini uzatıp tutmak istiyorsun onu, ama ellerin yok. Karşındalar ama senden uzaklar, sen kontrol etmiyorsun onu. Ölü bir beden o.

Işık, vücuttan sıyrılıyor bir süre sonra, bir ışıktan beden olarak bırakıyor onu, helezonik şekilde havada dönerken bilişsel sana doğru geliyor. Öylesine hızlı dönmeye başlıyor ki, aslında fiziksel gözler seni sınırlayan şey olmasa bile, onu takip edemiyorsun. Merkezine seni alıyor ve dönmeye devam ediyor, giderek hızlanıyor.

Son nefesin… İlk nefesin.

Mavi ışık, gecenin güne dönüşü gibi sarıya dönüyor. Nefesin etrafa renk veriyor gibi. Nefesin bir ruha dönüşüp tüm vücudunu dolduruyor. Bir güneşi andırıyor sana bu ışık, bu vücut. Vücudunla bütünleşiyorsun. Hayata dönüyorsun.

Sarı ışık etrafında dönmeye devam ediyor. Sesler duyuyorsun, en başta uğultu gibi gelseler de sana kitab-ı mukaddes’e ait ilahileri hatırlatıyor kulağın alıştıkça. Hayata dönmüş olmanın ağırlığı bir anda rahatlamaya dönüşüyor. Yüz yıllık uykundan bir anda uyanıyorsun.

Oturmaktasın. Etrafındaki herkes de öyle. Tahta sandalyelerde oturuyorsunuz. Yağlı saçlar görüyorsun, bakımsız insanlar. Meraklıca etrafına bakmaya başladığın zaman hemen sağ yanındaki kadın da sana bakmaya başlıyor, fakat çok geçmeden gözü tekrar başka bir yere kilitleniyor. Romanya’da gördüğün hiçbir kadına benzemiyor bu kadın, veya herhangi bir yerde. Her şeyden önce kaşları olmadığını fark ediyorsun. Veya kirpikleri. Veya saçı. Buna rağmen çok kadınsı yüz hatlarına sahip, fakat bu haliyle amatör bir heykeltıraşın elinden çıkmış, aşırı kötü bir heykele benziyor. Simsiyah gözleri var, orantısızca büyük gözbebekleri, suratına birkaç saniyeden daha fazla bakmana izin vermiyor, kalbin korkuyla doluyor.

Bulunduğun devasa odanın hatlarına kitleniyor gözlerin. Yaklaşık 6-7 metre yüksekliğinde olduğunu tahmin ediyorsun, devasa bir alan. Silindirik bir şapelin içindesiniz. Yarıçapının neredeyse 30-40 metre olduğunu düşünüyorsun. Odayı aydınlatan tek şey, az önce bedenine ruhunu üfleyen o sarı ışık. Bulunduğunuz yerin tavanına bir halatla bağlanan bir gaz lambası, tam oturduğunuz yer, merkezinde olacak bir çemberde dönüp duruyor, daireler çiziyor hızla. Bir turunu tamamlaması 6 saniye kadar sürüyor, ama ne yavaşlıyor ne de hızlanıyor. Gözlerin karanlığa alıştıkça yerden 4 metre yüksekte, mermer duvarlara işlenmiş heykel ve işleme karışımlarına takılıyor gözlerin, kulakların ise ilahinin verdiği hisle seni gevşetiyor. Hangi enstrüman olduğunu anlayamadığın sesler tüm odayı uğultu halinde doldursa da kendi içinde bir ahenginin olduğuna eminsin. Arada fısıltılar, minik öğürmeler, çığlıklar duyuyorsun. Ama bu müzik seni o kadar rahatlatıyor ki, hareket etme isteğini tamamen bir kenara bırakıyorsun, binlerce yıldır bir santim hareket etmemiş olmana rağmen.

Heykeller, dönen ışık her önlerinden geçtikçe bir saniye kadar aydınlık kalıyorlar. Şaşırıp kalıyorsun heykellerin muhteşemliğine. Duvardan çıkmaya çalışan yaratıklar gibi oyulmuşlar. Boynuzları var kiminin, kiminin dişleri çok büyük. Bazısının göz çukurları yok, bazısının ise parmak yerine gözleri var. Hepsinin ortak özelliği ise, oyuldukları duvardan dışarı çıkabilmek için her şeyi yapmaya hazır yaratıklar gibi gözükmeleri. Yırtınıyorlar, çırpınıyorlar, tırmalıyorlar, bağırıyorlar, yalvarıyorlar ve bunları yaparken biraz bile hareket etmiyorlar. Kendi yaptığın heykeller hacalet-aver kalıyor bu mucizelerin yanında.

Her bir heykele yaklaşık bir buçuk metrelik bir alan ayrılmış olsa da tam karşınızdaki heykele üç dört metrelik bir alan ayrılmış. Her heykelin belli bir şekli, anlayabileceğin bir formu, humanoid bir şekle benzetsen de, tam karşındaki… “şeye” hiçbir anlam veremiyorsun. Aşırı kilolu bir balık gibi, suda kalmış, ölü bir domuz misali şişmiş ve kendi kendini taşıma sınırlarını aşmış gibi. Ağzı, kafasının tamamı kadar büyük, bu kadar geniş bir gülümsemeye sahip olmasını sağlıyor. Gözleri devasa birer küre gibi, gecenin en karanlık hali kadar siyah. Bir boynu yok, omuzları yok, fakat vücudunun orta kısmından peydah olan şekilsiz, amorf kolları var. Biriyle çenesini tutuyor, sanki düşünür gibi. Hiç düşünebilecekmiş gibi bir yaratık değil ama, diğerlerinden daha büyük bir öneme sahip olduğunu anlayabiliyorsun. Diğerlerinin aksine o çıkmaya çalışmıyor. Sadece odadakilere bakıyor. Heykel, size bakıyor, gülümsüyor. Sen ona baktıkça gülümsemesi giderek artıyor gibi gözüküyor. Heykeller bunu yapabilirler mi?

Sen ona baktıkça o da senin ruhunun içine doğru bakıyor. Sen bu heykelin güzelliği karşısında eridikçe, o da senin ruhunda eriyor. Sen uçuruma baktıkça, uçurum da sana bakıyor.

Çınlıyor, tınlıyor, bağırıyor, öğürüp tırmalıyor bu koro. Uğultu giderek artıyor. Çığlıklar daha da doyuruyor kulaklarını, daha önce dinlediğin veya tanıklık ettiğin hiçbir keyfe benzemiyor bu. Marazi, hastalıklı bir zevk bu çığlıklardan keyif almak. Öğürtüler öylesine vahşice ki, yumruklarını, dişlerini sıktığını fark ediyorsun, çenenin kitlendiğini fark ediyorsun. Biraz olsa rahatlamaya çalıştığında ise, giydiğini hatırlamadığın ceketin göğüs kısmındaki iç cebine yöneliyor tüm dikkatin. Gözlerini, helezonik dönmekte olan ışıktan ayırmadan, sol elinle cebe uzanıyorsun.

İğrenç bir şeye dokunuyor parmak uçların, korkuyla uyarılıyorsun. Tüylerin diken diken oluyor bir anda, ve miden ağzına geliyor. Ustaca şekilde bu hissi yutarken bile ellerini çekmiyorsun o şeyden. Bir defter o, sayfalarını hissedebiliyorsun, fakat o deftere dokunmak, tüm bu yaşadığın hastalıklı zevki bir anda birkaç katına çıkarıyor. Zevkten çıldıracak gibi hissediyorsun dokundukça, asla bırakmak gelmiyor içinden. Çığlıklar giderek disonantlaşıyor. Renkler giderek pastelleşiyor. Sesler giderek uğultuya dönüşüyor. Defterin giderek beynini fethettiğini fark ediyorsun. Helezonik ışık etrafında, saniyenin on katı sürede bir heykelleri gösterirken sana, buranın iğrenç bir cennet olup olmadığı sorusunu cevaplayamadığın o anları yaşamayı bırakmak isteyemediğin, en büyük orgazmdan bile daha büyük hislerin, aşkın en çilek kokulusunun yanında uyanışın, keyfin en doruğa çıktığı an…

Tam o an, defterin ne işe yaradığını anlıyorsun. Bilincin genişliyor. Bambaşka bir dünyada olduğun gerçeği, şimşeğin çakışı gibi, denizdeki taşın yere gömülüşü gibi çarpıyor sana.

Viorel Vulpe
Posts: 5
Joined: Mon Sep 02, 2019 10:06 pm

Re: [Viorel Vulpe] Ölüler zevk alamaz.

Post by Viorel Vulpe » Tue Nov 26, 2019 11:27 am

Uzun bir koridorun sonundaki kapıya ilerlermiş gibi hissetmeye başlamıştım. Ayaklarımın olmadığını biliyordum ancak zihnime intikal eden bu his ancak varolmayan ayak tabanlarımdan gelebilirdi. Mantığım bunu söylüyordu en azından. Hissettiğim bu anksiyete ilk defa bir kralın önüne çıkmak için kalede yürürken hissettiğime benziyordu. Başımdaki ağrı ise, çatlamış bir taş gibiydi. Anlamıyordum, sadece önümkdei mavi ışığı takip ediyordum. Uğultu git gide artarken kapıya doğru hızlandırıyordum olmayan adımlarımı. Vardığımda, şiddetle açıyordum neye benzediğine bile dikkat etmeden. Cehennemin kapısı bile olabilirdi bu ve hiç umrumda değildi.

Kapıyı açtım ve oradaydım, bir balıktan insana dönüşüm kapının çerçevesinden geçerken gerçekleşmiş gibiydi.

Beni yönlendiren mavi ışık ise yeniden varolduğunu keşfettiğim göz kapaklarımı araladığımda, sarımsı bir renge bürünmüştü. Buğulu görüşüm kendini düzeltirken uğultular çığlıklara, müziğe, koroya, ve tekrar çığlıklara evriliyordu. Bazen bu sıra değişse de değişmeyen tek şey çığlıkların rahatsız ediciliğiydi.

Ancak kötü hissetmiyordum. Görüşüm kendine gelirken, buğu kalkıp sarı ışığı tamamen seçerken, bu çığlıkları duyduğuma minnet ederken yakalamıştım kedimi. Ben, "vardım". Kelimenin iki anlamıyla hem de.

Gözümdeki buğunun kalkmasıyla çevreyi incelemeye başladım. Zihnimin odalarında gezen kâhya birer birer odaların gaz lambalarını yakıyor ve her bir ışığın yanışında daha da çok kendimi "kendimde" hissetmeye başlıyordum. Gözüme çarpan bir kadını incelemeye başladım varolan zihin kapasitemle, saç ve kaşlarının olmayışını fark etmem vakit almıştı. Heykele benzetmiştim onu, ancak kirli, defektif ve amatörceydi.

Şansım olsa daha iyisi yapardım.

Etrafı tekrar tekrar incelediğimde şapeli fark ettim, etrafında oturduğumuz ışığı ve insanları. Kirlerini. Pisliklerini gördüm. Mükemmellikten ne kadar uzak olduklarını fark ettim. Ve bakışlarımı onlardan uzağa, duvarlara çevirdim; onları görmenin bana bir faydasının olmayacağı aşikârdı.

Duvarlardaki muazzam sanatı fark ettiğimde surat kaslarım ilk defa gerilmiş ve minik bir tebessüm konmuştu çehreme. Muazzam figürler, sanki donmuş bir balçıkmışlasına çıkmaya çalışıyorlardı duvardan. Ancak onlar da o balçık gibi donmuş ve hareketsizlerdi; Figürleri yırtıcı, korkutucu ve cani görünüyordu.

Bu noktada koronun kendinden geçtiğine yemin edebilirim.

Figürleri incelemeye devam ettim, dikkatim bu dünyaya geldiği gibi figürler tarafından yutulmuş ve hunharca avlanmıştı. Taştan kurtulmak istiyor gibiydiler, anlayabiliyordum onları. Onlara olduğundan daha fazlasını vermeye bir yaratıcı olarak ben de çalışmıştım, bu figürleri alın teri ile işleyen de aynısını düşünmüş olmalıydı. Bir ortak ruh, diye düşündüm kendimce.

Ortadaki figür ise diğerlerine nazaran daha farklıydı. O çıkmak istemiyor gibiydi, diğerlerinin ortasında, olabildiğince rahat görünüyordu. Tabii, rahat onun için geçerliyse...

Kocaman bir surat ve çeşitli eklemsiz kollardan oluşan silüet tüm estetik algılarımı yıkıp geçen bir havaya sahipti. Yine de, ona bakmaktan kendimi alı koyamıyordum. Işık ise etrafta dolaşmaya başlıyordu ancak hala gözlerim o vücutsuz, tüm kütlesiyle bir gülen surat olan silüetteydi. Ağzı git gide açılıyor muydu, yoksa kendilerinden geçen bu koro körpe beynimi uyuşturmaya mı başlamıştı?

Bilemiyordum. Elimi istemsizce bana ait olamayacak kadar müşkül ceketimin iç cebine attım. Bir "şeyin" varlığını hissetmiştim, sanki bu figür bana bir şeyler anlatmak istiyormuş gibiydi. Titrek elimi ceketin cebine doğru usulca soktum gözlerimi ondan ayırmadan. Ve dokundum.

Dokunduğum şey bir insan derisiydi.

Ellerim aniden durdu. Sonra bir daha dokundum.

Ardından, elimle sıkıca kavradım. Bu bir defterdi.

O anda zihnim, bu odanın ötesine doğru genişlemişti. Koro, figürler ve herşey bir anlığına geride kalmış, arından tekrar kafatasımın içerisine geri tıkıştırılmıştım. Bu ani patlama ve çökme, beni kendime getirecek olan şoku sağlamıştı benliğime.

Deftere vakıftım. Bilince vakıftım.

İstemsizce ayağı kalktım ve etrafıma baktım. Işığın beni yönlendirmesini istiyordum, dışarıya. Dışarıya çıkmalıydım. Kalp atışlarımın hızlandığını fark edebiliyordum. Ağzımdan çıkacak gibiydi sanki. Nefes alış verişlerim git gide artarken çıkış kapısını görmeye çalıştım. Bulabildiğim ilk anda da ona doğru hareket edecektim, hızlı adımlarla, "ceketimi" sıkıca kapatarak.

GM
Site Admin
Posts: 36
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

Re: [Viorel Vulpe] Ölüler zevk alamaz.

Post by GM » Wed Nov 27, 2019 7:07 pm



İçinde bulunduğun odanın çıkış kapısını ayağa kalktığın anda görebiliyorsun. Karanlıkta seçilmen çok kolay değil, zaten herkes koroya doğru bakmakta. Koronun ilahisi giderek hızlanmakta, mana bulmakta. Sessizliği bir şair gibi kullanmış koronun yazarı, yer yer hızlanıyor ve esleri artıyor koronun. Bu ilahi coşku tüylerini diken diken ediyor. Midende bir şeyler uçuşmaya başlıyor. Sen ceketini sıkıştırıp, hıncahınç dolu şapelin içinden uzaklaşmaya çalışırken, insanlar ölü birer balık gibi koroya bakıyorlar, gözlerini hiç çevirmeden. Bir bağlılık bu, asla anlayamayacağını düşündüğün. Sen bu yolun yolcusu değilsin. Senin yolun… dışarısı. Sıkıcı. Vücudunun her zerresi burada oturup bu gösteriyi dinlemek istiyor. Ama senin yolun… buradan geçmiyor. Bu ölüm marşı, sana göre değil.

Gözlerin takılıyor bazılarına. İfadeden çok uzaklar, büyülenmiş gibiler adeta. Bu bir büyü ise, neden senin üzerinde tesiri yok?

Birinin geyik gibi boynuzları var, upuzun saçları yere ulaşmaya çalışan elleri andırıyor. Çoğu az önce gördüğün kadın gibi kel. Birinin tam ensesinde bir göz görüyorsun, ama kapalı bir göz. Seni görmüyor. Başka biri, burası için bile fazla çirkin. Yüzünün ön kısmında saymaya yeltenmeyeceğin kadar gözü var. Burnu yok, ağzı minicik. Sadece göz. Bütün gözleri ile aynı noktaya bakıyor. İçindeki kuşku, giderek paranoyaya dönüşüyor. Boynuzlu insanlar. Kanatlı insanlar. Saçları yerine bitkiler taşıyan insanlar. Neredesin? Cehennemin zebanileri mi bunlar? Dizlerine hafifçe dokunup ilerlediğin adam veya kadın… gözlerinin olması gereken yerde hiç açılmamış deri parçaları var, fakat ağzı öylesine büyük ve dudakları öylesine ince ki, halı saçağı gibi dizilmiş dişlerini seçebiliyorsun. Elbette seni göremiyor. Biraz yanında ise, saçları hareket etmekte olan biri var. Aldırmadan yanından geçiyorsun. Bu ucube sirki, sinirlerini zorluyor.



Koro şiddetini artırıyor. Işık hala dönmeye devam ediyor. Duvardaki her biçimsiz yaratık, dışarı çıkabilmek için yardımını istiyor. Elini uzat onlara, yardım et, Vulpe’lerin en hastalıklısı.

Bunca çeşitliliğe sahip bu ortam için herkesin kıyafetleri ise oldukça tekdüze. Çuvaldan bozma elbiseler görüyorsun şapelin her kısmında. Korodaki tüm kadınlar siyah çuval, erkekler ise gri çuval giymiş. Işığın her koroyu aydınlatışında biraz daha dikkatli bakma fırsatı buluyorsun bu koroya. Onlar da… seyirciler gibi… Çeşitli. Gözleri yamuk, boynuzlu, hatta birinin kulak yerine çok ufak güvercin kanatları olduğunu görebiliyor ölümlü gözlerin. Görevine odaklanıyor ve insanların dizlerini, onlara çaktırmadan itip kakıyor, geçebileceğin ufak bir aralık için ittiriyorsun.

Bu ışık ne yavaşlıyor ne de hızlanıyor. Hala aynı şekilde dönüyor. İç sayacın bu ışığa göre çalışmaya başlıyor.

Sanki bir şeyi bekliyorlar. Sanki bir şeyi istiyorlar. Bu hissizlik hayra alamet olabilir mi? Önünden zorlanarak, çabalayarak geçtiğin onca insanın odağını hiç değiştirmeden aynı noktaya baktığı bu müthiş ayinin bir parçası olmaktan uzaklaşmak mı istiyorsun gerçekten? Hiç göz kırpmadan, hiç yorulmadan, hiç sıkılmadan ve hiç usanmadan. Aynı nokta, aynı sesler. Aynı davranışlar, hepsi de mi aynı kişi? Aynı yolun yolcusu? Aynı hisler… bu hisler sanatın güzelliğiyle açıklanabilir mi? Bu hisler soluksuz düşlenen o cennetin bir yansıması olabilir mi? Tanrının eli, buraya uzanamaz.

Kalabalıktan kurtuluyorsun bir anda. Bu devasa kalabalıktan çıktığın anda adımlarını hızlandırıyorsun. Kapıya ise yaklaşık 15 metren var. Hızla ilerliyorsun. Botlarını fark ediyorsun. Ağırlar, sağlamlar. Daha önce hiç bu tarz bir şeye girmemişti ayakların. İstediğin her şeye tekme atabilirmişsin gibi hissediyorsun. Yere her basışında ayaklarının biraz daha ağırlaşmasından başka bir şey seni dertlendirmiyor. Bu kutsal koro, şarkısına tüm gücüyle devam ediyor.



Ayakkabıların gittikçe ağırlaşıyor.

Biraz daha ilerliyorsun.

Ayakkabıların daha da ağırlaşıyor.

İster istemez yere bakıyorsun. Tansiyonunun düştüğünü hissedebiliyorsun. Simsiyah balçık… Daha önce görememiş olmanı anlayamıyorsun, bu boyutta bir balçık havuzunu nasıl göremedin? Yerlerin mermer olduğuna yemin edebilirdin. Sadece kapıya giden yolun ufak bir kısmı balçık, geri kalan her yer mermer. Neyse ki bu balçık havuzundan birazdan kurtulacaksın. Buna alışabilirsin. Bundan kurtulabilirsin. Birkaç adım daha. Buradan çıkmak istiyorsun sonuçta. Bir yandan da, kutsal ses bütün vücudunu tetikliyor.

Her adımını attığında, sona ulaşamıyormuş gibi hissetmeye başlıyorsun. Teslimiyet kalbine doluyor, fakat sen bu değilsin. Vulpe’lerin en hırslısı, sen bu değilsin! İlerleyemiyorsun. Adımlar atsan da, ileriye doğru yönelsen de, ayakkabıların daha da ağırlaşıyor. Binlerce kilo. Milyonlarca ton çıkmanı engelliyor. Koro çıkmanı engelliyor. Balçık havuzu giderek büyüyor ve genişliyor. Bu şapeldeki hiçbir şey, çıkmana izin vermiyor. Ama hiçbir şey senin inadından daha kuvvetli değil. Nefes alıp verişin giderek yavaşlıyor.

Balçıktan uzanan elleri görebiliyorsun. Bacaklarına tutunmaya çalışıyorlar. Yepyeni pardösüne dokunmaya çalışıyorlar. Elini uzat, Vulpe’lerin en inatçısı. Kapıya geldin. Sağ elini balçıktan kurtarıp kapıyı sertçe itiyorsun.

İttirerek açıyorsun kapıyı, ve bu büyük kabusu ardında bırakıyorsun. Kapıdan güç alıyorsun, ayaklarını çekiyorsun o havuzdan. Vücudunu kurtarıyorsun. Bu cehennemi ardında bırakıyorsun.

Öyle hızlı ittirmen gerekiyor ki kendini bu balçıktan kurtarabilmek için, kurtulduğun an sendeliyorsun. Yere düşüyorsun.
Bir gece karşılıyor seni dışarıda. Kızıl bir gece. Sesli bir gece. İçeride hiç duymadığın sesler işitiyor kulakların. Çığlıklar. Ağlayan kadınlar, korkan insanlar. Bebek feryatları. …Yer sallanıyor… Yavaşça kalkıyorsun yerden, ilk fark ettiğin şey ise, üzerine hiç balçık bulaşmamış olması.

Burası bir orta çağ şehri. İçinde bulunduğun şapele göz gezdirdiğin zaman, devasa bir sanat harikasıyla karşılaşıyorsun. Duvarları, her köşesine özenle oyulmuş Gargoyle’lar, beyaz mermerden sütunlar, Barok mimarisi sanat sevgini sana hatırlatıyor. Hatta, gördüğün en iyi Barok işlerinin bu kiliseden öğreneceği birçok şey var. Camsız bir kilise bu, Devasa bir dağa oyulmuş gibi. Şehrin tam ortasında yer almakta. …tekrar sallanıyor… İki sallantı arasının 6-7 saniye olduğunu söylüyor, az önce kazandığın iç saat.

Sen ayağa kalkarken, birkaç kilometre uzaktaki bir evin yıkıldığını görebiliyorsun. O bölgeden gelen çığlıklar bir anlığına artıyor, sonra kesiliyor.

Şşt.

Kafanı sesin geldiği yöne çeviriyorsun. Kilisenin duvarına yaslanmış, şehirde yaşanan yıkımı fark etmiyor ya da umursamıyor görünümlü biri karşılıyor seni. Avrupai bir şapka takıyor, şapkanın tam ortasında ise bir mücevher taş taşıyor. Gözleri maviye yakın yeşil, sakalları sarı veya yer yer beyaz, geniş çeneli, kırklı yaşlarında bir adam… Yakışıklı bir adam bu, şapkanın altından seni gözlüyor. Senin kıyafetine benzeyen, fakat çok daha koyu bir pardösü giyiyor. İncecik bir sigarası var. Yere bakıyor gibi gözüküyor, ama aslında sana bakıyor. Gözleri, şapkasının gizlediği yüzünden çakmak çakmak bakıyor ruhuna doğru, delip geçiyor bakışları. “Sen Vulpe misin? Yoksa Bukri mi? Ben Orphée. Koroya yenilecek insanlar seçeceklerini zaten düşünmemiştim ama, bu kadar hızlı çıkacağını tahmin etmezdim.” Diye tıslıyor sana doğru. Gördüğün en insanı andıran insan bu. Hiçbir bozukluğu yok. Hiçbir saçmalığı yok. Garipliği yok. İnsan gibi bir insan. Kilisenin kapısı kendi kendine kapanıyor, ve ölen şehrin sesleriyle baş başa kalıyorsunuz.

Şehir yıkılırken Orphée sigarasından bir nefes alıyor ve sessizce havaya doğru üflüyor. Sigaranın dumanı şapkasını yalayıp havaya doğru süzülüyor.

Viorel Vulpe
Posts: 5
Joined: Mon Sep 02, 2019 10:06 pm

Re: [Viorel Vulpe] Ölüler zevk alamaz.

Post by Viorel Vulpe » Tue Dec 10, 2019 1:22 am

Şapelin ne kadar dolu olduğunu ayağı kalktığımda fark ettim. Karanlığın içerisinde kayboluşumdan faydalanarak, insanların arasından sızarak ulaşabilirdim çıkışa. Uzaklaşmam gerektiğini vurguluyordu tüm vücudum bana, kalp atışlarım hala hızlıydı. Ceketimi kavradım ve çıkışa doğru yürümeye başladım koro hiddetini arttırmaya devam ederken.

O sırada, güruhun bir insan deryası olmadığını fark ettim.

Hilkat garibelerinin arasındaydım. Bir anlığına durup çevreme baktığımda gördüğüm şeyler zihin sınırlarımı zorlamaya yetmişti; ki zihnimin az önce kâinatın hudutlarına kadar genişlediğine yemin edebilirdim bile. Suratı tamamen gözlerle kaplı bir kafadan tutup suratında göz olmayan bir kelleye kadar, insan anatomisinin imkansızlıklarıyla karşılaşıyordum. Olay sadece imkansızlık değildi; hastalıklı bir zihnin tasarımından da öte bir şeydi bunlar. Bana düşünebileceğim en çirkin şeyleri taşa işlememi isteseler bile yapmaya cüret edemeyeceğim silüetlerdi bunlar.

Uzaklaşmak için bir sebep daha. Estetik algımı da zihnim ile beraber yitirmek istemiyordum burada.

Hepsinin tek bir noktaya, koroya odaklı oluşu aralarından sızıp gitmeme olanak sağlamış gibiydi; zira hiç biriyle "göz göze" gelmek istemiyordum açıkçası. Kapıya doğru ilerlerken ayini arkada bırakıyordum. Bırakıyordum ama, merakım aksi yöne gitmemi istiyor gibiydi. Ben ise, irademi kapıya odaklamıştım. Burada olması gerekenden fazla vakit geçirmek istemiyordum.

Kapıya ulaşmaya çalışırken, bir "şeyin" dikkatini çekmiştim, gudubetleri atlatmış olsam bile. Mermer zeminin mükemmel düzlüğünde ilerlediğime yemin edebileceğim bir anda, yaşadığından emin olduğum bir siyah balçık tarafından tutulmuştum.

Kitap aklıma geldi. Rahab'ın yazdıkları. Balçık yaratık.

Veya öyle bir şey.

Kapıya varmak için daha çok uğraştım. Daha sert ilerlemeliydim, "başıma" gelecekler hiç iyi değildi zira. Yok oluşun eşiğinde bile olabilirdim, kendimi yeni fark etmiş ve ölümün kıyısından dönmüşken tekrar kaybedemezdim.

Kendimi dışarı atmamla beraber, geceye karışmam bir olmuştu. Şapelden çıkışım ve balçıktan kurtuluşum üzerimden bir at arabası dolusu mermerin yükünü kaldırmıştı.

Derin bir nefes aldım. Bir kasabadaydım. Mükemmel bir şapelin önünde, gecenin ortasındaydım.

Nasıl bir kötülüğün kulu olmuştu burası? Bu muazzam yapı, camsız ve resmen tek bir taştan oyulmuş gibi tasarlanmış bu mükemmel şapel, nasıl olur da Yaradan'dan bu kadar uzaklaşabilmişti? Neler oluyordu içeride?

Daha doğrusu, neler oluyordu bu kasabada?

Bir kaç evin yıkıldığını duydum ayağı kalkarken. Manyaklığın ortasındaydım; şehri de terk etmeliydim. En azından neler olduğunu kavrayana kadar herşeyden uzaklaşmalıydım.

İsmimi duyana kadar da bunu yapmayı planlıyordum. Tekrar bir sürprizle karşılaşmıştım; yıkım kaos ve günahın hiçbirinden etkilenmemiş, orta yaşlardaki bir "beyefendi", ismimi zikretmiş ve bana bir şeyler söylemişti.

Kafamı bir kaç santim sağa eğdim ve gözlerimi kıstım "Ne?" dermişçesine.

Adamın dedikleri tekrar zihnimde yankılandı. Bu sefer anlamıştım sözleri. "Ben Vulpe. Viorel Vulpe." dedim olabildiğince sakin olarak. Hala karda kışta açıkta kalmış bir çapulcu gibi ceketimi sıkı sıkı kapatıyordum. "Sen kimsin? Adımı nerden biliyorsun?" dedim, ardından etrafımda yıkılan ve çığlıklarla dolup taşan kasabaya baktım.

"Burada neler oluyor?"

GM
Site Admin
Posts: 36
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

Re: [Viorel Vulpe] Ölüler zevk alamaz.

Post by GM » Sat Dec 28, 2019 12:32 am

Memnun oldum, Vulpe. Ben Orphée.” Bas-bariton, dipten, etkileyici bir sese sahip. Seninle göz kontağını kesip yere doğru bakmaya başlıyor. Gecenin kızılı, şapkasına çarpıyor ve deniz mavisi gözlerine gölge düşürüyor. Sigarasından derin bir nefes çekiyor yere bakarak. “Bugün burada olacağınızı biliyordum, nerede olduğunu tespit etmem çok zor olmadı. Fakat tetikten ve kalabalıktan dolayı içeri giremezdim.

Cevabı, birçok farklı soruya dönüşüyor. “Vulpe, söyle bana. Yeniden doğmuş birinin ölen bir şehirde uyanması kadar pis bir his duymuş muydun? İçerideki garabetler, “Dünya”daki kabuslarını ürkütebilecek kadar korkunç mu?” …yer sallanıyor, şiddetli bir deprem daha.

Burada olacağınızı biliyordum çünkü Şehrazat bana öyle söyledi. Bugün bir tetik tertip edildiğini de biliyorduk ama, bedenlerinizi Babil’den uzaklaştıramadık. Anlıyorsun ya, varışınız gerçekleşmeden önce bilinçsizce dolaşan bedenlerdi onlar. Ben insanları bulabilmek konusunda uzman sayılırım. Sanırım Şehrazat düşünmeden iş yapmıyor. Akıllı kadın. Burada ne oluyor soruna gelirsek, bunu anlamış olmanı beklerdim. Işık. Sallantılar. Bir tetik.” Parmağını havaya kaldırıp önce şapeli, sonra yeri gösteriyor, sana bakmadan. Bilmecelerle konuşan bu adam sanki sinirlerini zorlamaya çalışıyormuş gibi. Düzgün cümle kuramayan bir çocuk, konuştuğu dili yeni öğrenmekte olan biri gibi. …yer sallanıyor… Peş peşe gelen bu sallantılar hafiften mideni bulandırsa da, vücudun üzerinde pek bir etkisi yok. Milenyumluk yalnızlığının bitişiyle bir şeyler hissedebilmeye başlamandan dolayı söylenecek değilsin, en küçük hisse bile muhtaç kaldığın zamanları hatırlayıp, bunu bile değerli buluyor olmalı kırılgan zihnin.

Sorularını bana sormaktansa başkasına saklamanı tercih ederim. Bizimle pek bir şey paylaşmazlar, yapılacak olanı söylerler. Rahab da onlardan biriydi. Onu tanıdığını biliyorum. Bir defterin var, değil mi? Defterin olmasaydı seni bulamazdım.

Viorel Vulpe
Posts: 5
Joined: Mon Sep 02, 2019 10:06 pm

Re: [Viorel Vulpe] Ölüler zevk alamaz.

Post by Viorel Vulpe » Fri Feb 07, 2020 11:13 pm

Adamın ağzından bir bir dökülen laflar, ufukta yıkılan binalar kadar anlamsız ve etrafta yankılanan insan çığlıkları kadar rahatsız ediciydi. Bu rahatsızlık adamın ses tonundan veya söylediklerinin içeriğinden değil; her bir lafının yeni bir soru kavanozu açmasından mütevellitti.

Kendimi Belgrad meydanında çıplak koşarken bulmuş kadar afallamıştım. Adamın dedikleri zerre anlaşılmıyor, git gide daha da büyük baş ağrılarına sebep oluyordu benim için. Düşünmek istemeyeceğim bir konumdaydım. Kafa yorabilecek bir durumda değildim. Zihnim; varoluşsal sancılar içerisinde kendini kaybederken durup mantık arayabilecek bir zaman sahip değildi.

Yaptığı açıklamalar o kadar uzaktı ki bana. Anlamsız konseptler ve laflar, retorik sorular ve kimliğini bilmediğim kişiler. Beni bu kadar da ilgilendiriyor muydu? Önemli biri olduğumu düşünmüştüm hep ama buradaki durum sanki farklıydı. Asıl önemli olan akli dengemdi sanırım, ben değil. Onu yitirmemeliydim. Soru da sormamalıydım sanırım; boş bulunup etrafta olan biten hakkında adama yönlendirdiğim meraklı laflar gelip beni zihnimden mıhlamış gibiydi. Neyse ne be adam! Daha beş dakika öncesine kadar sonsuzluğun deryasında yüzüp giden bir balıktan farksız ve dertsiz bir varlıktım. Bunlar gencecik beynim için biraz fazla sertti.

Adama karşı tek cevabım ona anlamsızca bakmak olmuştu. Bir kaç saniye boyunca da bu böyle devam etti. Ta ki son lafındaki "defter" lafı iyice kafama dank edene kadar. İyice üzerimdeki kirli ceketi kapattım kitabı korumak istermişçesine. Bir içsel güdülmeydi bu, otomatik bir şekilde gerçekleşen ve kontrolümün olmadığı bir refleks.

Çevrenin tekrar sarsılmasıyla beraber buradan def olup gitme isteğimin tavan yaptığını iliklerimde hissettim. Kusacak gibiydim. Kussam rahatlardım belki ancak kendimi bu halde bile küçük düşürmeye yanaşmıyordum.

Öncelikler, vesselam.

Bir kaç saniyelik sessizliğin (daha doğrusu çığlıklar korosu altındaki bekleyişin) ardından "Defterim var, evet. Buradan götürecek misin beni?" dedim bana karşı ilettiği tüm retorik soruları çöpe atarak. Rahatsızlığım git gide artarken çılgınlığı arkada bırakmak istiyordum.

Belki de daha da derin bir çılgınlığa yelken açacaktım; kim bilir. Eğer adam hareketlenirse onu izleyecektim. Burada daha fazla vakit geçirme isteğim yoktu.

GM
Site Admin
Posts: 36
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

Re: [Viorel Vulpe] Ölüler zevk alamaz.

Post by GM » Sat May 16, 2020 6:35 pm

Söylediklerini sessizce dinliyor, ardından sözün bitince ayağa kalkıyor şaşırmış bir biçimde. Bu adamı şaşırtacak ne söylemiş olacağını düşünürken sen, sözlerine tekrardan başlıyor.

Buradan götürmek mi? Buraya yeni geldik. Buraya yeni geldin! Buraya bir sebep için geldin. Sence burada bulunmamızın hiçbir nedeni yok mu?

Çenesini yukarı doğru kaldırıyor, o sırada Orphée’nin yüzünün, şapka tarafından gizlenen yerlerine ışık düşüyor, ona bakabilme fırsatı buluyorsun.

Madem buradasın, bana yardım etmek için burada uyanmış olmalısın. Ben başka bir sebep göremiyorum.

Alnını, ortasından, sol kaşının üstüne kadar tamamen ikiye ayıran ve hala taze gözüken bir yara izi fark ediyorsun. Onun pek umurunda değil gibi. Bunun dışında, adamın seni götüreceğini düşünmek konusunda pek de hatalı sayılmazdın. Davranışları sana böyle bir etki vermeye çalışıyormuş gibi hissettirmiş olsa da, düşünceleri bir anda değişmiş gibi duruyor. Cümlelerindeki vurgu noktaları, az önceki kararlı ve karizmatik adam, sana birkaç saniye önce konuştuğun adamı yanlış okuduğunu düşündürtüyor.

Çok eğlenceli olacak.

Sana bakmayı bırakıp yürüyerek seni geçiyor, şapelin kapısına doğru yavaş adımlarla ilerliyor. Gözlerinle onu izliyorsun. Onu takip etmeni mi istiyor? Açıkladığına göre burası yaşanan depremlerin merkezi olmalı.

Ah… Pardon.” Diye sesleniyor sana bakmadan. Ardından sana doğru dönüyor vücudu. Az önce, yanında görmediğine emin olduğun bir hançer çıkarıyor, kabzasına takılı şekilde. Sağınızda devasa, her santimi oymalarla, işlemelerle dolu bir şapel. O adama baktığında gökyüzünün giderek daha kızardığını, ayın giderek beyazladığını görüyorsun.

Bir şeylerin değiştiğini hissetmek herkesin sıkça başına gelen bir şey değildir. Ama Orphée sana döndüğü an, bir şeylerin değiştiğini hissedebiliyorsun. Bunun görsel, işitsel, somut bir kanıtı yok. Sadece bir şeylerin değiştiği düşüncesi tüm vücudunu kaplıyor, tüylerin biraz ürperiyor. Bu ürperti sırasında, bulunduğunuz yere uzak bir binanın çöktüğünü, ardından kadın çığlıklarını işitiyorsun. Birkaç çığlıktan sonra ise, bu seslere desensitize olmaya başlıyorsun. Çığlıklara son kez dikkat kesildiğin anda, üzerine doğru, tutman için hançeri yavaşça atıyor, havada bir eğri çizecek şekilde. Refleksif olarak tutuyorsun hançeri. “Ünlü bir hançerdir. Dikkatli davran ona.

Oldukça ciddi şekilde seni süzüyor. Kesinlikle bir şeyler değişti. Ortamın aura’sı mı dersin, koku mu dersin, sesler mi dersin… Hiçbir değişiklik olmamasına rağmen, bir şeyler ya rayından çıkıyor ya da rayına oturuyor.

İleri doğru birkaç adım atıp şapelin devasa kapısına kadar geliyor. Derince bir nefes çekiyor içine. Geriliyor. Ve şapelin kapısına güçlü bir tekme atarak açıyor.

Kapı büyük bir gürültü kopararak ardındaki duvara çarpıyor. Koronun sesini tekrardan net şekilde duyabilmeye başlıyorsun. Orphée içeri bakarken, vücudundan, gözlerinden, duruşundan fışkıran kan açlığını görebiliyorsun. Pardösüsünün içinden bir kılıç çekiyor. Çok ince, çok uzun bir kılıç. Kılıcın çelik kısmına baktığın zaman çiçek işlemeleri görüyorsun. Çift tarafı da keskin bir kılıç bu. Fakat iki tarafında da ufak çatlaklar görebiliyorsun, bilinçli yapılıp yapılmadığına emin olamadan.

Sana bakıyor, ardından içeri bakıyor. İçeri giriyor. Koşarak.

İçeriden, dışarıdaki çığlıkları bastıran çığlıklar duymaya başlıyorsun. Çok tiz, korkutucu çığlıklar. Öğürmeler, etinden et koparılmışcasına feryat figan bağıran kadınlar, erkekler.

Ve çok kalın bir kahkaha sesi. Manyakça geliyor kulaklarına. Bas bas bağırarak gülüyor adam. Orphée.

Post Reply