[Bükre Hatun] Ölüler korkamaz.

Post Reply
GM
Site Admin
Posts: 22
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

[Bükre Hatun] Ölüler korkamaz.

Post by GM » Sun Sep 22, 2019 11:09 pm

Ciğerlerin gittikçe hatırlatıyor sana artık yaşlandığını. Zorlandığını. Artık eskisi gibi değilsin. Dünyanın sahipleri senin ellerinden doğmuyor. Sen artık değersiz birisin, bunu yaşadıkça daha rahat görebiliyorsun. Kaldı ki hastalığın da bunu sana hatırlatıyor. Rastgele, unutulabilir bir hastalık. Krallara layık değil, insanları ürküten bir salgın değil, bir kılıç yarası değil, ucuz bir hastalık sadece. Şatafatlı dünyanın gri kızlarından olan sen yavaşça hayata veda ediyorsun ve yanında kimse de yok. Zor, böyle düşününce hayat. Vefasız insanlar, onlara yaptığın iyilikleri unutuyorlar. Vefasız insanlar, cihan imparatorlarının ilk başta sana dokunduklarını unutuyorlar. Sen, Allah’ın yeryüzündeki gölgesine dokunan ilk kişisin. Ve Bükre Hatun, artık yaşamda doldurduğun bu aciz, fani bedeni toprağa iade etme vaktin geldi.

Vücudu ölürken soğur insanların, sen ısınıyorsun yavaşça. Bu Dünya’yı terk edeceğini anladığın zaman ise pek uğraşmıyorsun artık. Sen yoruldun, sen bu dünyada Bükre olarak yapabileceğin her şeyi yaptın. Sen yeni hayatlar verdin insanlara, sen hizmet ettin, sen mutlu ettin, sen gelecek getirdin. Ne kadar da bilsen, doğumuna yardımcı olduğun oğlanlardan sadece birinin yaşayacağını, sen elinden geleni yaptın. Göz kapakların gök kubbe kadar ağır. Ciğerlerinin acısı her saniye artarken, yorganına daha sıkı sarılıyorsun. Etrafında kimse, hiçbir şey yok yalnızlığından başka. Sen yalnız yaşadın, yalnız büyüdün. Yalnız ölüyorsun. Kimse yok etrafında, paramparça ruhun, sen üzgün olduğunu daha hissedemeden seni terk ediyor.

Bir çığlık sesi uyandırıyor seni uykundan… fakat, gözlerini açamıyorsun her ne kadar istesen de. Ellerini oynatmaya çalışsan da nafile, neyse ki ciğerlerin acımıyor. İçinden dua okumaya başlıyorsun, dışından da duyurmak istesen de ağzını oynatamıyorsun. “Yardım edin…” diye bir ses duyuyorsun. Bir çığlık, sahibini tam çıkaramadığın. Onlarca şey gelse de zihnine, açıp ağzını söyleyemiyor, iletemiyorsun. Bu sefer anladın… Zaten böyle şeyler senden çok da kaçmaz!

Sen öldün.
Azrail’i bekliyorsun.

Doktorlar geliyor seslerini duyabiliyorsun doktorların. “Ölmüş.” Diyorlar senin için. Öldün mü ölmedin mi bilmiyorsun ama nefes alamadığına eminsin. Onlar dediyse doğrudur gerçi, sen nereden bileceksin ki? Ayna tutuyorlar burnuna, fakat nafile. Odada konuşulan her şeyi duyabiliyorsun. Bazısı seviyor seni, bazısı da sevmiyor. O şıllık kızlardan biri ise senin hakkında konuşuyor. “Allah rahmet eylesin. Allah-u Teala cennetine alsın.”

Gittikçe daha sinir bozucu olmaya başlıyor bu durum. Azrail’le didişmek istemediğin için en başta duruyorsun, hatta susuyorsun. “Nefes” denen olgudan sıyrılıyorsun. Hiç nefes almadan hayatın sürüyor. “Vücut” denen olgudan sıyrılıyorsun. Kolların ve bacaklarının nerede olduğunu bile kestiremiyor, sırtını, vücudunu hissedemiyorsun. Bu daha önce hiç hissetmediğin bir şey. Düşüncelerin değişiyor yavaş yavaş. Fakat sesleri duyabiliyorsun, o değişmiyor. “Bırakın beni, ben buradayım bakın!” Diye bağırabilmek belki de en çok istediğin şey. Fakat Azrail gelip canını almıyor. Seni burada unutmuş olabilir mi? Avazın çıktığı kadar bağırmak, kendini Azrail’e hatırlatmak tek endişen haline geliyor. Öldün mü ölemedin mi?
Belki de ölemedin. Ölmeyi başaramadın. Kim ölmeyi başaramaz ki, belki de yapman gereken bir şey vardı ve hayattayken onu yapmadın. Bilincin açık, Bükre. Ama ölemedin.

Cenaze namazını duyabiliyorsun. Kim kendi cenaze namazını dinleyebilir ki? Sen. İyi biliyorlarmış. Geçiniz bunları, yardım etsenize şu yaşlı ebeye, huzur içinde gitsin artık Allah’ın cennetine. Mezarlığa götürüyorlar bedenini bir tabutun üzerinde. Sultan Süleyman taşımış tabutunu, en azından öyle duyuyorsun. Büyük bir şeref olduğunu idrak etsen bile aklından geçen tek şey sana yardım etmesi. Sana nasıl yardım edebilir ki? Sana sadece Allah-u Teala yardım edebilir.

Üzerini toprakla kapatıyorlar, duyuyorsun. Birkaç saat sonra ise bütün sesler kesiliyor, toprağın altında kalıveriyorsun. İki gün içinde kurtuluyorlar cesedinden. Peki bilincin? Neden hala buradasın? Bedeninden çıkıp cennetine gitmedin, hala olduğun yerdesin. Sanki bir şeyi yanlış yapmışsın gibi, sanki yanlış davranmışsın gibi. Saatler geçip günler oluyor. Günler geçip haftalar oluyor. Sen hala düşünüyorsun. Azrail’in gelip ruhunu almasını düşünüyorsun, istiyorsun ve arzuluyorsun. Toprağın altındasın ve hala buradasın. Ölüsün ve hayattasın. Varsın ama yoksun. Hiç acı yok. Hiç duygu yok. Hiç insan yok. Hiç ışık yok. Kurtuluş yok.

Yavaş yavaş umutsuzluğa düşüyor narin zihnin. Kayboluyorsun. Sadece bilinçsin artık, boşluktasın. Toprağın altında bir hiçsin. Bir hiç, Bükre’ye yakışan bir son. Kimsenin hatırlayamayacağı bir kadın. Kimsenin hatırlayamayacağı biri. Kimsenin düşünmeyeceği bir… şey.

Yıldızlar ne kadar güzel kim bilir şu an, sen toprağın altında ölmeyi beklerken. Seneler mi geçti, yoksa saatler mi? Belki de yüzyıllardır altındasın toprağın. Anlayamazsın ki, saat kavramı senin için hiçbir şey ifade etmiyor artık. Sultanlar değişti belki padişahlar gelip gitti. Osmanlı Hanedanlığı tüm cihana hâkim oldu mu? Üç cihanın hükümdarı, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi Sultan İkinci Süleyman Han vurdu mu tüm düşmanlarının kellesini? Her şeyden daha önemlisi… bunlar senin umurunda mı?

Hayatını sürdürdün, yıllar geçip gitti. Sen öldükten sonra da öyle, geçip gitti mevsimler, sen yağmurun kokusunu da unuttun, güzel bir günbatımı izlemedin. O Saray’dan hiç çıkmadın, çıktıysan da asla dışarıyı göremediğin bir bahçenin içindeydin. Sonuna kadar hizmet etmek için. Evet, sen bir hizmetçisin. Hanedanın ufak bir tozusun. Hiçbir kitapta adın geçmez. Seni hatırlayacak kimseyi bırakmadın ardından. Bütün bunlar neden senin umurunda olsun ki? Bütün bunlar, sadece sen ölene kadar işine yarardı. Şimdi ise… Milyonlarca yıldır toprağın altındasın.

Rol yaptın, aralarına girdin. Seni kabul etsinler, seni köle diye satmasınlar diye dinlerini kabul ettin, kendi dininden vazgeçtin. Anneni, babanı bıraktın ardında. Hem de öyle bıraktın ki, seslerini unuttun. Yüzlerini, kokularını unuttun. Geçmiş o kadar uzakta ki, çocukluğun ve yaşlılığın arasında hiçbir fark yok gibi. Geçmiş artık silindi gitti, sen gidemedin. Azrail seni unuttu ve toprağın altında kaldın. Her ölen böyle mi kalıyor? Dünyada, sonsuzluğa dek. Diğerleri umurunda mı?

Uyan artık. Rol yapmak zorunda değilsin. Sen Bükre misin? Yoksa o barbarların sana koyduğu bir isim mi bu? Başkalarının sana koyduğu isimle öldün ama… Belki de, kendi isminle yaşayacaksın.

Uyan artık…
Maja.

Kölelik yılların geride kaldı artık. Acılar geride kaldı artık. Anılar geride kaldı.

Uyan artık.
Maja.

Derin bir nefes alıyorsun. Son nefesin.

İlk nefesin.

Bükre Hatun
Posts: 2
Joined: Tue Sep 03, 2019 8:01 pm

Re: [Bükre Hatun] Ölüler korkamaz.

Post by Bükre Hatun » Tue Oct 15, 2019 10:15 pm

Buradan geri dönüş yok biliyorum. Aldığım her nefes biraz daha ağırlık bindiriyor bedenime. Sanki bütün tırnaklarım etimden geçerek saplanıyor parmak eklemlerime. Yüzlerce saç telim, artık birer diken. Tüm bu yüke rağmen yapabileceğimi düşünmüştüm oysa ki. Hekimlerin reçetelerine biraz daha katlanırsam sıhhatime kavuşacağımı, ayaklanıp bir oraya bir buraya tekrar dolanabileceğimi düşünmüştüm. Kızlarıma daha fazla eğitim verebileceğimi. Oğullarımı daha çok izleyebileceğimi... Ben doğurmasam bile, benim çocuklarım değiller miydi onlar sanki?

Daha da fazla küçüldüm yorganımın altında. Beni biraz daha ısıtmasına izin verdim kat kat örtülerin ve son bir kez kapattım göz kapaklarımı. Bana acı veren her şeyin yavaş yavaş geri çekilmesini dinledim sessizce. Göğsümdeki ağırlığın da çözüleceğini ümit ettim, mahmurluk üzerime son bir kez çökerken. Düşündüm, geride bırakacaklarımı, yaptıklarım ve bir daha yapamayacaklarımı. Fakat ne kadar düşünsem de bir sonuç elde edemedim. İnsanın yapacakları biter miydi ki? Yaptıklarından hoşnut kalmasa, elinden ne gelirdi? Düşünmekten de vazgeçtim, daldım iyice. Rahat bir sıcaklık sardı bedenimi ben daha da yok olurken, ve merak ettim. Hep böyle miydi ki?

Bir de, sonunda böyle yaygara kopacağını bilsem, hiç uyur muydum sanki?

Sıçramak istedim yatağımda, gözlerim fal taşı gibi açılırken. "Durun ne oluyor?" diye çığrınmak, "Destursuz girilir mi böyle?" diye hayıflanmak istedim. Bağırmak için açtığım ağzımdan hiçbir kelime çıkmadı. Kelimeleri oluşturacak hiçbir hece, heceleri oluşturacak tek bir nefes bile. Her şey bir su gibi berraktı halbuki, fakat göz kapaklarımı kaldırabildiğimden bile emin değildim. Ellerim, parmaklarım. Gıdım kadar hareket ettiremiyordum hiçbir yerimi. Gerçekten son gecemdi demek ki. Gerçekten gitmiştim fakat neden nacizane bir aynanın yansıması gibiydi her şey?

Peki bu istek nedendi ölü bedenimdeki, kalkıp hayata devam etmeye dair? Karanlığa gömülmek istemiyorum. Toprağın nemi yapış yapış, kokusu artık işlev görmeyen ciğerlerimi yakıyor. Işığı tekrar görmek istiyorum, burada kendi zihnimle başbaşa kalmak dayanılmaz bir acı. Arafta mı kaldım? Arafta kalacak ne yaptım? Gitmek istiyorum, veya geri dönmek. Saraya, odama dönmem gerekli. Süleyman'ın henüz hiç çocuğu olmadı. Haremdeki kızlara hiç güvenilir mi bunca şehzadesiz yıldan sonra? Ya bir şey danışmaları gerekirse, ya gerektiğinde danışacak birilerini bulamazlarsa? Oraya ben gerekliyim, benim yerim burası değil. Bir hiç gibiyim burada, ismi cismi olan, yer kaplayan bir hiç.

Böyle miyim artık yani, hayatım tekrar mı tepetaklak olacak? Bu sefer ne kadar sürede alışacağım? Aylar, yıllar, yüzyıllar sonra mı? Maja'yı unutmam yıllarımı aldı. Tarihimin yıpranmış sayfalarından adını sildiğimde yirmi sekiz yaşımdaydım. Burada kim olacağım? Nasıl davranacağım?

Tekrar değişmek istiyor muyum, emin bile değilim. Aslına bakılırsa ilk seferinde de hiç istememiştim.

Doğurttuğum bütün çocuklar geçti zihnimden son bir kez. İyileştirdiğim bütün kadınlar ve eğittiğim bütün kalfalar. Sanatımın en ince detaylarını sakınmadan anlattım onlara. Çocuklarımın kanlı kavgalarını ciğerim yana yana izledim. Babamın elden ayaktan düşüşünü izleyeceğim yaşlarım, dedikodulara kulaklarımı kapatmakla geçti. Annemin gülüşünün yerini yıllar önce sultanların sesleri aldı. Hata mı etmiştim, Bükre olarak kalmakta, hizmetkar olmakta? Sarayı terk edip kendi ailemi kurabilirdim. Birbirlerini öldürmeyecek oğullar doğurtabilir, öz kızlarımın büyüyüşüne şahit olabilirdim. Köle olarak sürüklenmezdi hiçbiri üstelik. Daha ne olduğunu anlamadan koca bir imparatorluğa satılmaz, beni arkalarında bırakıp geçmişlerini unutmazlardı belki de.

Maja'nın cezası mıydı tüm bunlar?

Annemin adını bile hatırlayamadığım için mi buraya tıkılıp kaldım şimdi?

Eğer öyleyse, çözümünü biliyorum çünkü bu meselenin.

Öldüğümden beri kaç zaman oldu umursamadım. Toprağın altında geçirdiğim vakte ihanet ettim ve göğsümü yakan havayı misafir ettim ciğerlerime. Kim bilir ne kadar geçmişti son nefesimin üzerinden fakat yine de her saniyesini hatırladığım, güzel ve tanıdık bir histi.

Maja ile tekrar bir olmanın da böyle memnun edici bir his olmasını ümit ettim.

GM
Site Admin
Posts: 22
Joined: Mon Aug 26, 2019 6:56 pm

Re: [Bükre Hatun] Ölüler korkamaz.

Post by GM » Mon Oct 28, 2019 10:12 pm



Ciğerlerin, uykunun bitişiyle canlanıyor. Başka bir uyanış bu, her sabahki güneş değil bu ışık. Ne zamandır böylesine dolu dolu bir nefes çekmiyordun ciğerlerine. Canlıyken de öyle. Gençliğin ateşi mi bu hissettiğin kalbindeki atış? Sesler duyuyorsun gözlerini açarken.

Kızıl bir geceye uyanış. Bağırışlar duyuyorsun. Kadınlar ağlıyor, çocuklar da öyle. İtişmeler, kakışmalar, kaçışan atlar. Kadife, pahalı bir halının tam ortasında diz çökmüş halde uyanıyorsun. Acı dolu çığlıklar bunlar, ölümün rüzgarları burada esiyor. Tüm güçleriyle ağlayan bebekler, avazı çıkarcasına yardım istiyorlar, bir yardımın gelip gelmeyeceğini anlayamadan. Kuşatma altındaki bir şehir bu, içerideki kimsenin canlı çıkamayacağı bir ölüm tuzağı. Yüce İstanbul değil burası, kokusundan, renginden, bulunduğun odadan bile bunu anlaman mümkün. Beşgen bir oda burası, tam ortasında kadife, kıpkırmızı bir halı, geri kalan her yer bembeyaz mermer. Dizlerinin üzerinde doğrulurken birkaç şey fark ediyorsun. En önemli farkındalık, ayağa kalkarken dizlerinin ağrımaması.

Gençliğin gücünü tüm eklemlerinde, boynunda, kaslarında hissediyorsun. Mutluluk doluyor bir anda gözlerine, bu yok olan şehrin tam ortasında. Odayı aydınlatan mumlar gençliğine selam durup harlanıyorlar. Saçların gençliğine hürmeten sallanıyorlar, bir söğüt ağacı rüzgârda sallanırmış gibi. Düşme korkusu yok oluyor. Ölüm korkusu uzaklaşıyor. Kulağındaki çınlama gidiyor, yorgun kasların kilometrelerce koşmak, arşınlar atlamak, durmamak istiyor. Böylesine enerjik hissettiğin anları unutalı seneler geçmişti, canlı olduğun hayatında bile. Kim seni durdurabilir ki? Yumruk atarak dağları devirebilirsin sen. Şu gençliğine bak, şu hayatın enerjisine bak!

Çok uzaklardan gelen sesleri hiç zorlanmadan duyuyorsun artık, kulakların eskisi gibi işitiyor. Dümdüz ayağa kalkabiliyorsun artık, omuzların, başın eskisi gibi ağır değil. Zihnin bulanık değil, en karlı dağlardan gelen kaynaklar kadar berrak. Çiçeğin tekrar açılıyor, budaklanıyor. Düşünebiliyorsun. Hissedebiliyorsun. Koşabiliyorsun. Gençliğin sana tekrar bahşediliyor. Yanaklarının, ateşinle kızarıyor. Hayata, bu ölen şehirde geri dönüyorsun.

Omuzlarından başlayıp yerlere kadar uzanan cübbene takılıyor gözlerin. Bu ne bir kaftan ne de bir basma fistan. Bir hayvanın derisinden yapılmış gibi ama, tam olarak vücuduna oturuyor, içindeki kıyafetlerin de öyle. Kalbinin atışı öyle hızlı ve öyle heyecanlı ki, tam kalbinin üzerinde bir şeyin, sol göğsüne baskı yaptığını hissedebiliyorsun. Merakla sol elinle cübbenin iç kısmını hafifçe aralıyor ve baskı yapan “şeye” doğru hareket ettiriyorsun elini. Ona dokunduğun ilk anda ise, daha yeni değişen dünyan yeni bir anlam kazanıyor.

Önce karıncalanıyor tüm vücudun, parmak uçların uyuşuyor. Titremeye başlıyorsun, hiç böyle bir şey hissetmiş miydin? Gözlerini kontrol edemiyorsun, titriyor gözlerin, hiç bakmadığın kadar yukarı bakmak zorunda hissediyorsun, kapatıyorsun gözlerini. Çeneni kontrol edemiyorsun, en büyük soğukları yaşadığını düşünürken bile böyle titrememiştin. Zevk mi bu? İlahi bir tutku mu? Bacakların bu tarifsiz hisse dayanamıyor ve kontrol edebildiğin birkaç kasınla kontrollü şekilde yere devriliyorsun, deftere dokunmayı bir an olsun bırakmadan.

Bu his bitmesin diye yalvarabilsen, yalvarırsın. Bu his geçmesin diye elinden gelen her şeyi yaparsın. Tüm zihnini kapatıyor, tüm kan beynine hücum ediyor. Bu acı, güzel bir acı. Bu his, unutulmaz bir his. Tüm dünyayı, bu zevki sonuna kadar yaşayabilmek için yakarsın. Herkesi, bu zevki yaşamak için katledersin. Renkler pastelleşiyor, mumların ışığı hiç olmadığı kadar harlı. Dışarıdaki çığlıklar ancak keyfine keyif katabilir. Tüm hayatın gözlerinin önünden geçiyor. Defterde yazan her satır, beyninin en mühim yerlerine kazınıyor. Defter senin benliğin ve o benlik sizin için var.

Kapının açılışıyla bir anda irkiliyorsun ve elini defterden çekiyorsun istemeden, ayıp bir şeyi saklar gibi. Çektiğin gibi hikâye bitiyor, fakat daha büyük bir hikâye başlıyor. Senin hikayen.

Kapıya doğru bakıyorsun, az önceki tecrübenin şaşkınlığıyla. İçeri hiç görmediğin kadar büyük biri giriyor, belki iki buçuk metre büyüklüğünde. Omuzları, büyük bir kapıdan geçmesine engel olabilecek kadar geniş. Kolları, dimdik dururken dizlerine değebileceği kadar uzun ve kaslı. Yüzüne bakınca tiksintiden başka hiçbir şey gelmiyor aklına. Sağ gözü yok, ama sağ gözünü taşıması gereken bir göz soketi de yok. Dümdüz. Sol gözü ise olması gerekenden 2 parmak aşağıda, burun deliğinin biraz solunda, bir, iki santim yanında. Dağınık, bakımsız ve yağlı saçları, devasa kulaklarını kapatmaya yetmiyor. Burnu ve dudakları ise, vücuduna orantısız şekilde büyük. Diliyle gözünü yalayabileceği fikrini getiriyor aklına.

Kalk artık, Rahab’ın Köpeği.” Diye bağırıyor kalın sesiyle. Kapıdan geçebilmek için bir kolunu eğip yan geçmesi gerekiyor, geçiyor da. Sana yaklaşıyor, fakat böyle bir yaratık sana yaklaşırken ne yapabilirsin ki? “Yardımın lazım.” fısıldıyor.

Kapıdan sana doğru olan kısmı 3 adımda geçebiliyor, muhtemelen senin 5 adımda geçebileceğin bir uzaklıktı bu. Eğiliyor, zarifçe sağ bileğinden tutup seni kaldırıyor, tam o an niyetinin düşmanca olmadığını anlayabiliyorsun. Eğer isteseydi boynunu kırması, senin tepki sürenden daha kısa sürerdi. Sen de reddetmiyorsun bu daveti (isteseydin de reddedemeyebilirdin) ve ayağa kalkıyorsun. Çekiştirmeye başlıyor seni. Elleri o kadar büyük ve kıllı ki, o seni bileğinden tutarken kendi sağ elini göremiyorsun bile. Odanın dışına doğru çekiştiriyor seni. O yürüse bile, senin tempolu şekilde yürümen gerekiyor arkasından. Tam odadan çıkarken tekrar sağ omzunu eğiyor geçebilmek için, seni birazcık çekiştiriyor bu yüzden. İstemeden ileri doğru sendelerken, duvarda bir ayna görüyorsun. Saçların savruluyor ve yüzünü görüyorsun.

Ne görüyorsun?

Post Reply